Eza’nın Eridu’ya gelmesinin üzerinden 15 gün geçmişti fakat
hala Angmar’a giden bir kervan çıkmamıştı. Bu durum endişelendiriyor ve canını
sıkıyordu. Zira burada kaldığı zaman zarfında hiç dışarı çıkamamış ve adeta
dört duvar arasında hapsolmuştu. Her ne kadar ev sahipleri kendisine çok
yardımcı olsalar da Eza kendisini bir hapisten kaçıp başka birisine girmiş gibi
hissediyordu. Taş duvarlar ardında her gün başkente yapacağı yolculuğu ve
geleceğiyle ilgili düşünceler içerisine giriyordu. Geleceğe umutla bakıyor
fakat bir taraftan da yüreği pır pır atıyordu. Angmar’da hayal ettiği gibi bir
manzarayla karşılaşmazsa ortalıkta tek başına kalacaktı. Bu durum onu çok
korkutuyor olsa da olumlu düşüncelerle bunu kafasından atmaya çalışıyordu.
Özellikle yeni hocası Argan’ı çok merak ediyordu. Acaba nasıl birisiydi yeni ev
sahipleri gibi iyi ve sıcak kalpli mi yoksa sert ve asabi birisi miydi? Tüm
bunların cevabını alabilmek için can atıyordu. Tüm zamanı bu düşüncelerle
geçerken, bu 15 günlük süre içerisinde kendisine çok iyi bakılmıştı. Hatta
birkaç kilo aldığı dahi söylenebilirdi. Köyden geldiği ilk günlerden eser
yoktu. Her yiyemeyeceği kadar yemek önüne seriliyordu ve güzel giysilerle adeta
bir asil gibi görünüyordu.
Hava kararmaya yüz tutmuş ve Hilab’ın işten gelme zamanı
gelmişti. Ubna yine birbirinden leziz yemeklerle mükellef bir sofra
hazırlamıştı kendilerine. Dadasu ise her boş bulduğu zamanda kaytararak
askerlerin yanına kaçıyor ve kendince eğitim alıyordu. Eza, kendisine verilen
odada uzanmış derin düşüncelerle boğuşurken, dış kapının çaldığını duydu ve
hemen yatağından doğrularak salona geçti.
Ubna: Gel küçüğüm, sanırım bizimki geldi ben kapıyı açayım
geç otur sen.
Eza evin oturma köşesine doğru yöneldi fakat bir haber var
mı diye gözü kapıdaydı, oturmak yerine ayakta beklemeyi tercih etti. Ubna
kapıyı açtı ve gelen Hilab’tı.
Ubna: Hoş geldin bey.
Hilab: Hoş bulduk hanım.
Hilab, elini yüzünü yıkadıktan sonra Eza’nın yanına gelerek
onun halini ve hatırını sorduktan sonra büyük bir minderin üstüne geçerek büyük
bir oh çekerek oturdu.
Hilab: Bugün çok yoruldum, yeni bir kervan göndereceğiz. Tüm
gün onun hazırlıklarıyla uğraştım. Eskiden olsa tık demezdi ama artık
yaşlandık, vücut kaldırmıyor.
Eza: Efendim kervan başkente mi gidiyor? Diye sordu
heyecanla, gözlerinin içi parlıyordu adeta.
Hilab: Evet kızım yarın sabah yola çıkacak, seni de bu
kervanla gönderebiliriz istersen fakat ben hala kalmandan yanayım. Bu yaşta
seni dışarıda tek başına fikri aklıma yatmıyor.
Eza: Teşekkür ederim fakat daha önce de söylediğim gibi
benim gitmem gerek, buralarda kalamam.
Hilab: Peki, sen nasıl istersen. Bu gece hazırlığını
yaparsın yarında şafakla birlikte yola çıkarsın kervanla birlikte. Ben sana bir
de mektup yazarım birazdan. Angmar’a varınca seni Argan’a götürecekler, orada
mektubu ona teslim edersin. O sana yardımcı olacaktır.
Eza: Ne diyeceğimi bilemiyorum çok sağolun.
Ubna: Hadi bu kadar dedikodu yeter, acıkmışsınızdır. Eza gel
sofrayı kuralım sonrada seni yolculuğa hazırlayalım.
Eza büyük bir heyecanla kalkarak Ubna’ya yardımcı olmaya
gitti. İçi içine sığmıyordu iki haftadan fazla süredir kapana kısılmış gibi
hissederken şu anda bir kuş gibi hissediyordu kendisini. Öyle ki sofrayı
kurarken neredeyse elindeki yemek dolu tabakları devirecekti. Yarın büyük
gündü, bu gece sabaha kadar belki de gözüne uyku girmeyecekti. Sofrayı kurup
bir güzel karınlarını doyurduktan sonra Hilab, küçük oğluna söylenmeye
başlamıştı.
Hilab: Bizim hayta yine ortalıklarda görünmüyor. Kılıç
eğitimine gitti değil mi yine?
Ubna: Başka nereye olacak, senin ki de soru mu şimdi.
Hilab: Bu çocukla ne yapacağız biz, daha küçücük bir gün
yanlışlıkla kendisine zarar verecek diye korkuyorum.
Ubna: Boynuna zincir takacak halimiz yok ya bey, bırakalım
düşe kalka öğrensin hayatı.
Hilab: hadi siz sofrayı toplayın bende yolcumuzun mektubunu
yazayım. Ha hanım, Eza için yolluk falan da hazırla. Kervan’da bol bol yiyecek
vardır ama yine de sen bir şeyler ayarla. Eli boş gönderdiler demesinler sonra.
Ubna: Merak etme sen birazdan biz Eza ile birlikte ayarlarız
bir şeyler.
Hilab mektubunu yazmaya koyulmuşken, Eza ile Ubna’da sofrayı
topladılar ve mutfakta harıl harıl çalışmaya başladılar. Aradan birkaç saat
geçtikten sonra Dadasu’da çıka geldi. Dadasu yanında birde sürprizle gelmişti.
Eza’nın okçulukla uğraştığını bildiği için ona hediye etmek için çok güzel bir
yay ve içi ok dolu bir ok çantası getirmişti. Eza mutfakta olduğu için bundan
haberi yoktu fakat bu hediyeye çok sevineceği kesindi. Getirdiği yay sıradan
değildi, oldukça güzel ve özel bir yaydı. Akçağaç’dan yapılmış ve üzerine özel
desenler çizilmişti. Babası bu hediyeyi görünce bir anda oğluna olan kızgınlığı
geçti başını okşayarak onunla ne kadar gurur duyduğunu ifade etti. Baba oğul
birlikte muhabbete dalmışlarken mutfaktan Eza ve Ubna yanlarına gelip
oturdular. Eza, kendisine hediye gelen yayı gözünden kaçırmıştı.
Dadasu: Eza abla yarın
gidiyormuşsun?
Eza: Evet nihayet bir kervan başkente gidecekmiş, bende
onlarla gideceğim.
Dadasu: Yoksa bizden sıkıldın mı, dedi sırıtarak.
Eza: Yok, ondan değil. Artık gitme zamanım geldi, burada daha
fazla kalamam.
Dadasu: Gitmeden önce senin için bir şey aldım. Tanıdığım
usta bir amcadan aldım, umarım beğenirsin.
Eza, bir anda meraklanmıştı. Böyle bir şey beklemediği için
ne diyeceğini de şaşırmıştı. Ufaklık yerinden doğrularak köşeye koyduğu yay ve
ok setini alarak kendisine verdi. Kızıl saçlı gözlerine inanamıyordu. Bu yay o
kadar güzeldi ki hiçbir zaman böyle bir yay kullanacağını hayal etmemişti.
Belki de hayatında ilk defa birisinden hediye alıyordu. Bunun verdiği sevin
gözlerine yaş olarak yansımıştı. Birkaç dakika donmuş bir şekilde durduktan
sonra hediyeyi kabul etti ve yayı eline alarak incelemeye başladı. Bir yandan
da gözünden düşen yaşları silmeye çalışıyordu.
Eza: Bu, bu çok güzel.
Hilab: Ağlama kızım, bunda ağlanacak bir şey yok ki. Belli
ki bizim hayta seni gerçekten sevmiş. Sen gitmeden önce de sana bir sürpriz
yapmak istemiş.
Ubna: Hilab, birde sabahtan beri çocuğa kızıyordun, diyerek kendini
tutamadı ve gülmeye başladı.
Hilab: Nereden bileyim hanım bizimkinden böyle bir şey
beklemiyordum. Bende şaşırdım ama gururlandım da, bu yaşta bunları düşünmesi
güzel bir şey.
Eza: Dadasu, çok ama çok teşekkür ederim. Bunun karşılığını
nasıl öderim bilmiyorum. Benim sana verebilecek hiçbir şeyim yok, diyerek
utangaç bir tavırla başını öne eğdi.
Dadasu: Yok be abla ne karşılığı. Gittiğin yerde kullanırsın
ama dikkat et te birilerini vurma ha.
Odadakileri bir anda gülme tutmuştu. Artık yatma zamanı
gelmişti ve yarın erken kalkılacaktı. Bu yüzden herkes odasına geçerek
istirahate çekildi. Ama evde birisini bu gece uyku tutmayacaktı. O kişide yarın
büyük bir yolculuğa çıkacak olan Eza’ydı. Herkes yatarken o bir yandan yeni
hediyesini inceliyor bir yandan da bununla neler yapabileceğini düşünüyordu.
Belki bir savaşçı olur ve kötülüğe karşı mücadele ederdi, belki bir avcı olup
en iyi avları yakalardı, belki de orduya katılıp kral için savaşırdı. Tüm
bunlar olumlu düşüncelerdi fakat işin birde diğer tarafı vardı. Bugün işin kötü
tarafını düşünme günü değildi. Her şey yolunda giderken karamsarlığın ona
faydası olmayacaktı. Bu yüzden yüzünde neden olmadığını bilmediği saçma bir
gülümsemeyle yatağında bir sağa bir sola dönerek sabahı beklemeye başladı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ev ahalisi uyanmış ve
yolcularını geçirmeye hazırlanıyorlardı. Son bir kez güzel bir kahvaltı
yaptıktan sonra Hilab, Eza ve Dadasu kervanın olduğu yere doğru yola
çıkacaklardı. Ayrılık vakti gelmişti. Yaşlı Ubna bu kısa zaman zarfında küçük
kızı çok sevmiş ve onu adeta kızı gibi görmeye başlamıştı. Bu ayrılık onu derinden
yaralıyordu. Eza için en güzel yiyeceklerden oluşan bir yolluk ve giysilerle
dolu bir çanta hazırlamıştı. Onları küçüğüne verdikten sonra Eza’nın gözlerine
bakarak kendisini tutamadı ve ağlamaya başladı. Eza’ya sıkı sıkı sarılarak
devamlı tembihler vermeye başladı. Gideceği yerde başına gelebileceklere karşı
kendisini uyarıyor ve devamlı dikkatli olmasını söylüyordu. Dakikalarca
birbirine sarılan iki nihayet ayrıldılar.
Eza buraya geldiğinden bu yana ilk defa evden dışarı çıkıyor
ve belki bir daha hiç geri dönmeyeceği bu şehri ilk ve son kez görüyordu.
Şehrin tarihi çok eskilere dayalı olduğu için mimari açıdan kusursuz bir yerdi.
Koca koca taştan yapılmış evler geniş sokaklar ve sıralı şekilde devam eden
dükkanlardan gözlerini alamıyordu. Hayatında ilk defa bu kadar büyük yapılarla
karşılaşmış ve bundan büyülenmişti. Her bir sokağı geçtikçe heyecanı katlanarak
artıyor ve kalbinin atışları hızlanıyordu. Sırtına taktığı ok ve yayıyla adeta
bir küçük savaşçı gibi görünüyor ve bu onu daha da kendine güvenen bir kız
haline getirmişti. Yolculuk boyunca Hilab, ona çevre hakkında bilgiler verdi
fakat Eza bunlardan pek bir şey anlamıyordu. Yaklaşık olarak 30 dakikalık bir
yürüyüşten sonra kervanın kalkacağı büyük pazar alanına varmışlardı. Pazar
alanı çok geniş bir yerdi ve her tarafta insanlar bir şeyler konuşuyor ve
alışveriş yapıyorlardı. Bu kalabalık küçük kızı biraz korkutmuştu. Hilab’ın
kervanlarının kalktığı yer ise devasa bir yerdi. Eza bunu görünce evinde
yaşadığı bu yaşlı adamın ne kadar kudretli birisi olduğunu bir kez daha anladı.
Kendisini götürecek kervan beklemedeydi ve son hazırlıklarını yapıyordu.
Hilab: Akre, nasıl son hazırlıklar
bitti mi?
Akre: Evet efendim her şey hazır, bizde sizi bekliyorduk.
Hilab: Peki, bu arada sana dün bahsettiğim kişi burada sizi
tanıştırayım. Eza, bak bu Akre, sana başkente kadar eşlik edecek ve orada seni
Argan’a götürecek.
Akre: Merhaba Eza, için rahat olsun Hilab abi senden
bahsetti ve sana dikkat etmem konusunda bana baya söz söyledi. Birazdan yola
çıkacağız, senin için özel bir deve ayarladık. Sen onunla yolculuk edeceksin,
bende devamlı yanında olacağım.
Eza utangaç tavırlarla başıyla onaylayarak konuşmamayı
tercih etti.
Hilab: Hadi bakalım her şey hazırsa kervanı daha fazla
bekletmeyelim, zira önünüzde çok uzun bir yol var.
Akre, kervandakilere seslenerek harekete geçmeleri için emir
verdi ve bir anda ortalıkta kervan görevlileri koşuşturarak hareketlenmeye
başladılar. Eza, Hilab ve Dadasu ile de uzun uzun vedalaştı ve kendisine tahsis
edilen devesine binmeye doğru ilerledi. Kızıl saçlı için bu işlem oldukça zordu
çünkü ilk defa bir deveye binecek ve hiçbir şey bilmiyordu. Akre’den yardım
istemeyi aklından geçirdi fakat utandığından dolayı bunu yapmadı. Tek başına da
nasıl yapacağını bilmediği için koca devenin yanında bir sağa bir sola giderek
kendisini meşgul etti. Bunu gören Akre kendisine yardımcı oldu ve onu nihayet
yeni yolculuk aracına bindirmeyi başardı. Koca kervan hareket etmeye başladı ve
Eza arkasında kalan iki kişiye son kez bakarak, onlara veda etti.
Kervanda toplam yetmiş beş deve, kırk beş civarında da at ve
eşek vardı. Yüklerin çoğunluğu develere yüklenmişti ve her devenin başını çeken
birisi vardı. Atlarda ise genellikle kervan görevlileri ve güvenlikten sorumlu
kişiler vardı. Kervanı yürüyerek takip edenlerle birlikte iki yüz kişilik
devasa bir kervandı. İnsanlar yürüyerek gittikleri için oldukça yavaş
ilerliyordu. Eza adeta bir özel yolcu muamelesi görüyor ve deve üstünde seyahat
eden birkaç kişiden birisiydi. Bunlardan biriside Akre’ydi. Eza’nın hemen
yanında seyahat eden Akre, orta yaşlarda saçları uzun, iri yapılı birisiydi.
Kervan lideri olduğu için herkes tarafından sözü dinlenen birisiydi. Eza’nın
utangaçlığının farkında olduğu için onunla konuşmaktan kaçınıyor ve etrafına
emirler yağdırıyordu.
Kervan nihayet şehrin dışına çıkmayı başarmıştı ve yavaş
yavaş şehir geride kalmaya başlamıştı. Eza son bir defa arkasına dönerek,
Eridu’ya baktı ve burada gördüğü iyi hizmeti aklından geçirdi. Kendisine bu
kadar iyi davranan insanları hiçbir zaman unutmayacaktı. Kervan ara ara kısa
molalar vererek yoluna sorunsuz devam ediyordu. Gece çökene kadar ciddi bir
mola vermeden devam edeceklerdi. Eza, yolculuğa hafif hafif alışmaya başlamış
ve etrafını gözlemlemeye başlamıştı. Hiç tanımadığı çeşit çeşit yüzlerce
insanla birlikte yolculuk ediyordu. Bir an aklından bu insanların hayatlarıyla
ilgili düşüncelere daldı. Acaba aralarında kendisi gibi acı çekenler var mıydı,
nasıl bir hayatları vardı, bu kervanda bulunma amaçları neydi gibi sorularla zihnini
meşgul ediyor ve saatlerin akıp gitmesini bekliyordu. Bu yolculuk yaklaşık bir
hafta sürecekti ve bu süre zarfında belki de bu insanlardan bir kaçıyla tanışma
fırsatı bulacaktı. Etrafındaki insanları gözlemlerken gözüne bir şey ilişti.
Bir an arkasını döndüğünde arkada bir devenin yanında yürüyen iki erkeğin
kendisini izlediklerini fark etti. Bu durum bir anda ürkmesine sebep oldu.
Acaba neden kendisine bakıyorlardı? Yeniden bakıyorlar mı diye arkasına bakmak
istedi fakat onlarla göz göze gelmemek için bundan vazgeçti ve içinde tuhaf bir
korkuyla yolculuğuna devam etti. Saatler geçmiş olmasına rağmen o anı bir türlü
aklından silemiyordu ve bir anlık merakla tekrar arkasına dönme gafletine
düştü. İşte, yine aynı şey, evet evet kesinlikle kendisini izliyorlardı. Bu
ikinci bakış iyice korkuya kapılmasına sebep olmuştu. Biri 20 – 25 diğer 30’lu
yaşlarda olan bu iki kişinin neden kendisine baktıklarını merak ediyor ve bir
taraftan da için korku kaplamıştı. Her ne kadar Akre kendisine göz kulak oluyor
olsa da bu durumu aklından çıkaramıyordu. Bu durumu Akre’ye bildirmek istedi
fakat ortalığı karıştırmamak için susmayı tercih etti.
Hava kararmaya başlamış ve kervan için dinlenme zamanı
gelmişti. Güvenli bir alana geçen kervan burada geceyi geçirecekti. Görevliler
develeri ve atları bağladılar ve gece için ateşler yakmaya başladılar. Eza
kendisine bir taş bularak üzerine oturdu ve sırtındaki yayını çıkararak onunla
uğraşmaya başladı. Bir taraftan Angmar’a bir gün yaklaşmanın mutluluğu varken
diğer taraftan da sabah ki olayı düşünüyordu. Bu düşünceleri bir kenara
bırakmaya karar verdi. Zira karnı oldukça açtı ve yemek yeme zamanı gelmişti. Ubna’nın
kendisine verdiği yemek çantasını açarak içinden birkaç parça pasta çıkararak
ağzına tıkmaya başladı. Çok aç olduğu için neredeyse boğulacaktı. Biraz su
yudumladıktan sonra yemeğine devam etti. Karnını doyurduktan sonra ağır bir
uyku bastırdı. Dün gece de uyumadığı için gözlerini açmakta zorlanıyordu. Akre
kendisi için bir köşede hayvan derisinin serili olduğu özel bir yer
ayarlamıştı. Oraya geçerek uzandı ve derin bir uykuya daldı.
Hikayenizin bu bölümü çok güzel :)
YanıtlaSil