25 Nisan 2015 Cumartesi

EZA Bölüm 5: Eridu'ya Veda

Eza’nın Eridu’ya gelmesinin üzerinden 15 gün geçmişti fakat hala Angmar’a giden bir kervan çıkmamıştı. Bu durum endişelendiriyor ve canını sıkıyordu. Zira burada kaldığı zaman zarfında hiç dışarı çıkamamış ve adeta dört duvar arasında hapsolmuştu. Her ne kadar ev sahipleri kendisine çok yardımcı olsalar da Eza kendisini bir hapisten kaçıp başka birisine girmiş gibi hissediyordu. Taş duvarlar ardında her gün başkente yapacağı yolculuğu ve geleceğiyle ilgili düşünceler içerisine giriyordu. Geleceğe umutla bakıyor fakat bir taraftan da yüreği pır pır atıyordu. Angmar’da hayal ettiği gibi bir manzarayla karşılaşmazsa ortalıkta tek başına kalacaktı. Bu durum onu çok korkutuyor olsa da olumlu düşüncelerle bunu kafasından atmaya çalışıyordu. Özellikle yeni hocası Argan’ı çok merak ediyordu. Acaba nasıl birisiydi yeni ev sahipleri gibi iyi ve sıcak kalpli mi yoksa sert ve asabi birisi miydi? Tüm bunların cevabını alabilmek için can atıyordu. Tüm zamanı bu düşüncelerle geçerken, bu 15 günlük süre içerisinde kendisine çok iyi bakılmıştı. Hatta birkaç kilo aldığı dahi söylenebilirdi. Köyden geldiği ilk günlerden eser yoktu. Her yiyemeyeceği kadar yemek önüne seriliyordu ve güzel giysilerle adeta bir asil gibi görünüyordu.

Hava kararmaya yüz tutmuş ve Hilab’ın işten gelme zamanı gelmişti. Ubna yine birbirinden leziz yemeklerle mükellef bir sofra hazırlamıştı kendilerine. Dadasu ise her boş bulduğu zamanda kaytararak askerlerin yanına kaçıyor ve kendince eğitim alıyordu. Eza, kendisine verilen odada uzanmış derin düşüncelerle boğuşurken, dış kapının çaldığını duydu ve hemen yatağından doğrularak salona geçti.

Ubna: Gel küçüğüm, sanırım bizimki geldi ben kapıyı açayım geç otur sen.

Eza evin oturma köşesine doğru yöneldi fakat bir haber var mı diye gözü kapıdaydı, oturmak yerine ayakta beklemeyi tercih etti. Ubna kapıyı açtı ve gelen Hilab’tı.

Ubna: Hoş geldin bey.

Hilab: Hoş bulduk hanım.

Hilab, elini yüzünü yıkadıktan sonra Eza’nın yanına gelerek onun halini ve hatırını sorduktan sonra büyük bir minderin üstüne geçerek büyük bir oh çekerek oturdu.

Hilab: Bugün çok yoruldum, yeni bir kervan göndereceğiz. Tüm gün onun hazırlıklarıyla uğraştım. Eskiden olsa tık demezdi ama artık yaşlandık, vücut kaldırmıyor.

Eza: Efendim kervan başkente mi gidiyor? Diye sordu heyecanla, gözlerinin içi parlıyordu adeta.

Hilab: Evet kızım yarın sabah yola çıkacak, seni de bu kervanla gönderebiliriz istersen fakat ben hala kalmandan yanayım. Bu yaşta seni dışarıda tek başına fikri aklıma yatmıyor.

Eza: Teşekkür ederim fakat daha önce de söylediğim gibi benim gitmem gerek, buralarda kalamam.

Hilab: Peki, sen nasıl istersen. Bu gece hazırlığını yaparsın yarında şafakla birlikte yola çıkarsın kervanla birlikte. Ben sana bir de mektup yazarım birazdan. Angmar’a varınca seni Argan’a götürecekler, orada mektubu ona teslim edersin. O sana yardımcı olacaktır.

Eza: Ne diyeceğimi bilemiyorum çok sağolun.

Ubna: Hadi bu kadar dedikodu yeter, acıkmışsınızdır. Eza gel sofrayı kuralım sonrada seni yolculuğa hazırlayalım.

Eza büyük bir heyecanla kalkarak Ubna’ya yardımcı olmaya gitti. İçi içine sığmıyordu iki haftadan fazla süredir kapana kısılmış gibi hissederken şu anda bir kuş gibi hissediyordu kendisini. Öyle ki sofrayı kurarken neredeyse elindeki yemek dolu tabakları devirecekti. Yarın büyük gündü, bu gece sabaha kadar belki de gözüne uyku girmeyecekti. Sofrayı kurup bir güzel karınlarını doyurduktan sonra Hilab, küçük oğluna söylenmeye başlamıştı.

Hilab: Bizim hayta yine ortalıklarda görünmüyor. Kılıç eğitimine gitti değil mi yine?

Ubna: Başka nereye olacak, senin ki de soru mu şimdi.

Hilab: Bu çocukla ne yapacağız biz, daha küçücük bir gün yanlışlıkla kendisine zarar verecek diye korkuyorum.

Ubna: Boynuna zincir takacak halimiz yok ya bey, bırakalım düşe kalka öğrensin hayatı.

Hilab: hadi siz sofrayı toplayın bende yolcumuzun mektubunu yazayım. Ha hanım, Eza için yolluk falan da hazırla. Kervan’da bol bol yiyecek vardır ama yine de sen bir şeyler ayarla. Eli boş gönderdiler demesinler sonra.

Ubna: Merak etme sen birazdan biz Eza ile birlikte ayarlarız bir şeyler.

Hilab mektubunu yazmaya koyulmuşken, Eza ile Ubna’da sofrayı topladılar ve mutfakta harıl harıl çalışmaya başladılar. Aradan birkaç saat geçtikten sonra Dadasu’da çıka geldi. Dadasu yanında birde sürprizle gelmişti. Eza’nın okçulukla uğraştığını bildiği için ona hediye etmek için çok güzel bir yay ve içi ok dolu bir ok çantası getirmişti. Eza mutfakta olduğu için bundan haberi yoktu fakat bu hediyeye çok sevineceği kesindi. Getirdiği yay sıradan değildi, oldukça güzel ve özel bir yaydı. Akçağaç’dan yapılmış ve üzerine özel desenler çizilmişti. Babası bu hediyeyi görünce bir anda oğluna olan kızgınlığı geçti başını okşayarak onunla ne kadar gurur duyduğunu ifade etti. Baba oğul birlikte muhabbete dalmışlarken mutfaktan Eza ve Ubna yanlarına gelip oturdular. Eza, kendisine hediye gelen yayı gözünden kaçırmıştı.

Dadasu: Eza abla yarın gidiyormuşsun?             

Eza: Evet nihayet bir kervan başkente gidecekmiş, bende onlarla gideceğim.

Dadasu: Yoksa bizden sıkıldın mı, dedi sırıtarak.

Eza: Yok, ondan değil. Artık gitme zamanım geldi, burada daha fazla kalamam.

Dadasu: Gitmeden önce senin için bir şey aldım. Tanıdığım usta bir amcadan aldım, umarım beğenirsin.

Eza, bir anda meraklanmıştı. Böyle bir şey beklemediği için ne diyeceğini de şaşırmıştı. Ufaklık yerinden doğrularak köşeye koyduğu yay ve ok setini alarak kendisine verdi. Kızıl saçlı gözlerine inanamıyordu. Bu yay o kadar güzeldi ki hiçbir zaman böyle bir yay kullanacağını hayal etmemişti. Belki de hayatında ilk defa birisinden hediye alıyordu. Bunun verdiği sevin gözlerine yaş olarak yansımıştı. Birkaç dakika donmuş bir şekilde durduktan sonra hediyeyi kabul etti ve yayı eline alarak incelemeye başladı. Bir yandan da gözünden düşen yaşları silmeye çalışıyordu.

Eza: Bu, bu çok güzel.

Hilab: Ağlama kızım, bunda ağlanacak bir şey yok ki. Belli ki bizim hayta seni gerçekten sevmiş. Sen gitmeden önce de sana bir sürpriz yapmak istemiş.

Ubna: Hilab, birde sabahtan beri çocuğa kızıyordun, diyerek kendini tutamadı ve gülmeye başladı.

Hilab: Nereden bileyim hanım bizimkinden böyle bir şey beklemiyordum. Bende şaşırdım ama gururlandım da, bu yaşta bunları düşünmesi güzel bir şey.

Eza: Dadasu, çok ama çok teşekkür ederim. Bunun karşılığını nasıl öderim bilmiyorum. Benim sana verebilecek hiçbir şeyim yok, diyerek utangaç bir tavırla başını öne eğdi.

Dadasu: Yok be abla ne karşılığı. Gittiğin yerde kullanırsın ama dikkat et te birilerini vurma ha.

Odadakileri bir anda gülme tutmuştu. Artık yatma zamanı gelmişti ve yarın erken kalkılacaktı. Bu yüzden herkes odasına geçerek istirahate çekildi. Ama evde birisini bu gece uyku tutmayacaktı. O kişide yarın büyük bir yolculuğa çıkacak olan Eza’ydı. Herkes yatarken o bir yandan yeni hediyesini inceliyor bir yandan da bununla neler yapabileceğini düşünüyordu. Belki bir savaşçı olur ve kötülüğe karşı mücadele ederdi, belki bir avcı olup en iyi avları yakalardı, belki de orduya katılıp kral için savaşırdı. Tüm bunlar olumlu düşüncelerdi fakat işin birde diğer tarafı vardı. Bugün işin kötü tarafını düşünme günü değildi. Her şey yolunda giderken karamsarlığın ona faydası olmayacaktı. Bu yüzden yüzünde neden olmadığını bilmediği saçma bir gülümsemeyle yatağında bir sağa bir sola dönerek sabahı beklemeye başladı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ev ahalisi uyanmış ve yolcularını geçirmeye hazırlanıyorlardı. Son bir kez güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Hilab, Eza ve Dadasu kervanın olduğu yere doğru yola çıkacaklardı. Ayrılık vakti gelmişti. Yaşlı Ubna bu kısa zaman zarfında küçük kızı çok sevmiş ve onu adeta kızı gibi görmeye başlamıştı. Bu ayrılık onu derinden yaralıyordu. Eza için en güzel yiyeceklerden oluşan bir yolluk ve giysilerle dolu bir çanta hazırlamıştı. Onları küçüğüne verdikten sonra Eza’nın gözlerine bakarak kendisini tutamadı ve ağlamaya başladı. Eza’ya sıkı sıkı sarılarak devamlı tembihler vermeye başladı. Gideceği yerde başına gelebileceklere karşı kendisini uyarıyor ve devamlı dikkatli olmasını söylüyordu. Dakikalarca birbirine sarılan iki nihayet ayrıldılar.

Eza buraya geldiğinden bu yana ilk defa evden dışarı çıkıyor ve belki bir daha hiç geri dönmeyeceği bu şehri ilk ve son kez görüyordu. Şehrin tarihi çok eskilere dayalı olduğu için mimari açıdan kusursuz bir yerdi. Koca koca taştan yapılmış evler geniş sokaklar ve sıralı şekilde devam eden dükkanlardan gözlerini alamıyordu. Hayatında ilk defa bu kadar büyük yapılarla karşılaşmış ve bundan büyülenmişti. Her bir sokağı geçtikçe heyecanı katlanarak artıyor ve kalbinin atışları hızlanıyordu. Sırtına taktığı ok ve yayıyla adeta bir küçük savaşçı gibi görünüyor ve bu onu daha da kendine güvenen bir kız haline getirmişti. Yolculuk boyunca Hilab, ona çevre hakkında bilgiler verdi fakat Eza bunlardan pek bir şey anlamıyordu. Yaklaşık olarak 30 dakikalık bir yürüyüşten sonra kervanın kalkacağı büyük pazar alanına varmışlardı. Pazar alanı çok geniş bir yerdi ve her tarafta insanlar bir şeyler konuşuyor ve alışveriş yapıyorlardı. Bu kalabalık küçük kızı biraz korkutmuştu. Hilab’ın kervanlarının kalktığı yer ise devasa bir yerdi. Eza bunu görünce evinde yaşadığı bu yaşlı adamın ne kadar kudretli birisi olduğunu bir kez daha anladı. Kendisini götürecek kervan beklemedeydi ve son hazırlıklarını yapıyordu.

Hilab: Akre, nasıl son hazırlıklar bitti mi?              

Akre: Evet efendim her şey hazır, bizde sizi bekliyorduk.

Hilab: Peki, bu arada sana dün bahsettiğim kişi burada sizi tanıştırayım. Eza, bak bu Akre, sana başkente kadar eşlik edecek ve orada seni Argan’a götürecek.

Akre: Merhaba Eza, için rahat olsun Hilab abi senden bahsetti ve sana dikkat etmem konusunda bana baya söz söyledi. Birazdan yola çıkacağız, senin için özel bir deve ayarladık. Sen onunla yolculuk edeceksin, bende devamlı yanında olacağım.

Eza utangaç tavırlarla başıyla onaylayarak konuşmamayı tercih etti.

Hilab: Hadi bakalım her şey hazırsa kervanı daha fazla bekletmeyelim, zira önünüzde çok uzun bir yol var.

Akre, kervandakilere seslenerek harekete geçmeleri için emir verdi ve bir anda ortalıkta kervan görevlileri koşuşturarak hareketlenmeye başladılar. Eza, Hilab ve Dadasu ile de uzun uzun vedalaştı ve kendisine tahsis edilen devesine binmeye doğru ilerledi. Kızıl saçlı için bu işlem oldukça zordu çünkü ilk defa bir deveye binecek ve hiçbir şey bilmiyordu. Akre’den yardım istemeyi aklından geçirdi fakat utandığından dolayı bunu yapmadı. Tek başına da nasıl yapacağını bilmediği için koca devenin yanında bir sağa bir sola giderek kendisini meşgul etti. Bunu gören Akre kendisine yardımcı oldu ve onu nihayet yeni yolculuk aracına bindirmeyi başardı. Koca kervan hareket etmeye başladı ve Eza arkasında kalan iki kişiye son kez bakarak, onlara veda etti.

Kervanda toplam yetmiş beş deve, kırk beş civarında da at ve eşek vardı. Yüklerin çoğunluğu develere yüklenmişti ve her devenin başını çeken birisi vardı. Atlarda ise genellikle kervan görevlileri ve güvenlikten sorumlu kişiler vardı. Kervanı yürüyerek takip edenlerle birlikte iki yüz kişilik devasa bir kervandı. İnsanlar yürüyerek gittikleri için oldukça yavaş ilerliyordu. Eza adeta bir özel yolcu muamelesi görüyor ve deve üstünde seyahat eden birkaç kişiden birisiydi. Bunlardan biriside Akre’ydi. Eza’nın hemen yanında seyahat eden Akre, orta yaşlarda saçları uzun, iri yapılı birisiydi. Kervan lideri olduğu için herkes tarafından sözü dinlenen birisiydi. Eza’nın utangaçlığının farkında olduğu için onunla konuşmaktan kaçınıyor ve etrafına emirler yağdırıyordu.

Kervan nihayet şehrin dışına çıkmayı başarmıştı ve yavaş yavaş şehir geride kalmaya başlamıştı. Eza son bir defa arkasına dönerek, Eridu’ya baktı ve burada gördüğü iyi hizmeti aklından geçirdi. Kendisine bu kadar iyi davranan insanları hiçbir zaman unutmayacaktı. Kervan ara ara kısa molalar vererek yoluna sorunsuz devam ediyordu. Gece çökene kadar ciddi bir mola vermeden devam edeceklerdi. Eza, yolculuğa hafif hafif alışmaya başlamış ve etrafını gözlemlemeye başlamıştı. Hiç tanımadığı çeşit çeşit yüzlerce insanla birlikte yolculuk ediyordu. Bir an aklından bu insanların hayatlarıyla ilgili düşüncelere daldı. Acaba aralarında kendisi gibi acı çekenler var mıydı, nasıl bir hayatları vardı, bu kervanda bulunma amaçları neydi gibi sorularla zihnini meşgul ediyor ve saatlerin akıp gitmesini bekliyordu. Bu yolculuk yaklaşık bir hafta sürecekti ve bu süre zarfında belki de bu insanlardan bir kaçıyla tanışma fırsatı bulacaktı. Etrafındaki insanları gözlemlerken gözüne bir şey ilişti. Bir an arkasını döndüğünde arkada bir devenin yanında yürüyen iki erkeğin kendisini izlediklerini fark etti. Bu durum bir anda ürkmesine sebep oldu. Acaba neden kendisine bakıyorlardı? Yeniden bakıyorlar mı diye arkasına bakmak istedi fakat onlarla göz göze gelmemek için bundan vazgeçti ve içinde tuhaf bir korkuyla yolculuğuna devam etti. Saatler geçmiş olmasına rağmen o anı bir türlü aklından silemiyordu ve bir anlık merakla tekrar arkasına dönme gafletine düştü. İşte, yine aynı şey, evet evet kesinlikle kendisini izliyorlardı. Bu ikinci bakış iyice korkuya kapılmasına sebep olmuştu. Biri 20 – 25 diğer 30’lu yaşlarda olan bu iki kişinin neden kendisine baktıklarını merak ediyor ve bir taraftan da için korku kaplamıştı. Her ne kadar Akre kendisine göz kulak oluyor olsa da bu durumu aklından çıkaramıyordu. Bu durumu Akre’ye bildirmek istedi fakat ortalığı karıştırmamak için susmayı tercih etti.


Hava kararmaya başlamış ve kervan için dinlenme zamanı gelmişti. Güvenli bir alana geçen kervan burada geceyi geçirecekti. Görevliler develeri ve atları bağladılar ve gece için ateşler yakmaya başladılar. Eza kendisine bir taş bularak üzerine oturdu ve sırtındaki yayını çıkararak onunla uğraşmaya başladı. Bir taraftan Angmar’a bir gün yaklaşmanın mutluluğu varken diğer taraftan da sabah ki olayı düşünüyordu. Bu düşünceleri bir kenara bırakmaya karar verdi. Zira karnı oldukça açtı ve yemek yeme zamanı gelmişti. Ubna’nın kendisine verdiği yemek çantasını açarak içinden birkaç parça pasta çıkararak ağzına tıkmaya başladı. Çok aç olduğu için neredeyse boğulacaktı. Biraz su yudumladıktan sonra yemeğine devam etti. Karnını doyurduktan sonra ağır bir uyku bastırdı. Dün gece de uyumadığı için gözlerini açmakta zorlanıyordu. Akre kendisi için bir köşede hayvan derisinin serili olduğu özel bir yer ayarlamıştı. Oraya geçerek uzandı ve derin bir uykuya daldı. 

1 yorum: