Angmar’a doğru yol alan kervan ilk gecesini sorunsuz
atlatmış ve şafağın sökmesiyle birlikte yola koyulmuşlardı. Gece havanın güzel
olması ve yattığı yerin rahat olması nedeniyle Eza güzel bir uyku çekmiş ve
güne tap taze başlamıştı. Yolculuğun bitmesine daha 6 gün vardı ama kızıl
saçlıyı şimdiden başkent heyecanı sarmıştı. Geleceğiyle ilgili düşünceler
içerisindeyken, bir taraftan da dün kendisini gözetleyen kişileri düşünüyordu.
Acaba niyetleri neydi ve neden kendisine bakıyorlardı. Eza bu sorularla
meşgulken bir anda isminin söylenmesiyle irkildi.
Akre: Eza!
Eza gelen sesle birlikte sağ tarafına doğru yöneldi ve Akre’ye
doğru baktı.
Eza: Buyurun efendim.
Akre: Bana efendim demene gerek yok, abi veya amca gönlünden
nasıl geçiyorsa o şekilde seslenebilirsin. Gecen nasıl geçti iyi uyuyabildin
mi?
Eza: Evet yattığım yer çok rahattı, teşekkür ederim.
Akre: Angmar’a ne kadar yolumuz var biliyor musun?
Akre’nin bu sorusu Eza’yı düşündürmüştü. Zira daha önce
Hilab’a veya diğerlerine bu konuyla ilgili hiç soru sormadığını fark etmişti.
Ne kadar yolu olduğunu bilmediği için başını sağa sola çevirerek hayır işareti
yaptı.
Akre: Bu hızla gidersek 6 gün sonra varmış oluruz. Pek
konuşkan biri değilsin herhalde ama bu yolculuk susarak bitmez. Kafanda çok
düşünce var farkındayım bunları konuşarak dağıtabilirsin. Yine de karar senin,
seni zorlamak istemem.
Eza başıyla onayladıktan sonra yine susmayı tercih etti ve
önünde giden insanları ve geçtikleri yerleri izlemeye koyuldu. Etraf komple düz
bir alan ve neredeyse hiçbir ağaç yoktu. Kuş uçmaz kervan geçmez denir ya işte
öyle bir yerdi fakat başkente giden yol buradan geçiyordu. Güneşin yavaş yavaş
yükselmesiyle birlikte sıcaklık iyice etkisini göstermeye başlamıştı. Sık sık
suyundan yudumlar alıyor ve sıcaklığın etkisini azaltabilmek için başını
güneşten korumaya çalışıyordu. Kervandaki diğer insanlara göre yine de
şanslıydı çünkü devenin üstünde diğerlerine göre nispeten rahat bir yolculuk
yapıyordu. Yürüyerek devam eden insanlar güneşin etkisi arttıkça yavaşlıyor ve
sendeleyenler oluyordu.
Eza’nın merak duygusu şu sıralar tavan yapmıştı. Özellikle o
kişiyle ilgili büyük merak içerisindeydi. Her ne kadar merağına yenilmek
istemese de daha fazla dayanamayarak tekrar arkasına döndü ve gözleriyle o iki
kişiyi aradı fakat onları göremiyordu. Bir anda büyük bir şaşkınlık içerisine
girdi ve merağı ikiye katlandı. Develerin arasından insanları seçmek zordu
fakat keskin gözleriyle onları rahatlıkla fark edebilirdi. Gözleriyle arkasını
iyice taradı fakat yoklardı. Bu durum onu rahatlatmış mıydı yoksa daha fazla mı
endişeye sevk etmişti, buna karar veremiyordu.
Eza: Akre amca!
Akre: Efendim!
Eza: Aklıma dünden beri bir şey takıldı. Sana sorabilir
miyim?
Akre: Tabi ki, nedir aklını meşgul eden?
Eza: Dün yolculuk sırasında arka tarafta bulunan iki kişinin
beni izlediğini fark ettim. Neden olduğunu bilmiyorum fakat bu beni
korkutmuştu. Bugün tekrar baktığımda bu iki kişiyi göremedim.
Akre: Neye benziyorlardı tarif edebilir misin?
Eza: Birisi şöyle bayaa uzun sırık gibiydi, uzun saçlı ve
biraz sakalları vardı sanırım. Diğeri ona göre daha kısa ve keldi.
Akre, Eza’nın bu tarifine gülmemek için kendisini zor tuttu.
Yüzünde hafif gülümsemeyle birlikte cevap verdi.
Akre: Hmmm, biraz düşüneyim. Sanırım sen Rasibu’nun
oğullarından bahsediyorsun. Tarif ettiğine uygun olan aklıma onlar geldi.
Bizimle birlikte olmalılar, sen devam et ben bir kervana göz atıp geleyim.
Akre deveyi kervanın gidiş yönünün tersine döndürerek, sağa
sola bakarak ilerlemeye başladı. Eza nihayet bu konuyu açabilmişti. Şimdi içi
biraz daha rahatlamıştı. Aradan bir müddet geçtikten sonra Akre gelmişti.
Akre: İlginç, ikisi de kervanda yoklar. Birkaç kişiye sordum
fakat bugün hiç görmemişler. Akıllarından ne geçiyor bilmiyorum fakat bizle
olmadıkları kesin. Sen içini rahat tut, sana kimse bir şey yapmaya cüret
edemez.
Eza: Edemezler zaten, okum ve yayım var ikisini de
öldürürüm, dedi sırtındaki yayı göstererek.
Kızıl saçlının bu cesareti adamı hem güldürmüş hem de
düşündürmüştü. Zira bu yaşta bu cesarete sahip olmak herkesin harcı değildi.
Böyle bir cesarete sahip olabilmek için gerçekten büyük yaşanmışlıkları vardır,
diye düşünüyordu. Zaten bu cesaret olmazsa kız başına o yaşta evden kaçamazdı.
İkili bu küçük muhabbetin ardından tekrar susmuşlar ve yolculuklarına
odaklanmışlardı. Güneş tam tepeye çıktığı zaman kervan biraz soluklanmak için
bir mola verdi ve karınlarını doyurarak tekrar yola koyuldular.
Saatler geçtikçe insanların üzerindeki yorgunluk artıyor ve
iyice yavaşlamalarına sebep oluyordu. Ağır ilerleyen kervan küçük kızın biraz
canını sıkmıştı fakat bir yandan da yürüyen insanların halini gördükçe içinde
bir sızı baş gösteriyordu. Herkesin deve, at veya eşek üstünde seyahat etmesini
içinden geçiriyordu fakat böyle bir durum mümkün değildi. Saatler geçtikçe
güneş etkisini kaybediyordu ve hafif esintiler gelmeye başlamıştı. Bu esintiler
adeta insanların yeniden doğmuş gibi canlanmasına sebep oluyordu. Akşam
serinliğinin verdiği güzel hisle birlikte bugünün yorgunluğu azda olsa
unutuluyordu.
“İki Gün Sonra”
Angmar’a olan yolculuğun yarısından fazlası bitmiş ve kervan
dördüncü günün akşamında konaklayacağı yere varmıştı. Burası oldukça güzel
arkası ağaçlık bir alandı. Fakat kervan için aynı şeyi söyleyemeyiz, zira
günler geçtikçe yolculuk zorlaşıyor ve insanlar mola yerinde sağa sola
yığılarak günün yorgunluğunu atmaya çalışıyorlardı. Eza içinde aynı şeyleri
söyleyebiliriz. Dört gündür yoldaydı ve bu durum onu iyice bitkin bir hale
sokmuştu. Bu bitkinlik ruh haline de yansımış ve asık bir suratla bir sonraki
günü beklemeye koyulmuştu. Akre’nin pişirdiği etten karnını doyurduktan sonra
kervandan biraz uzaklaşmak için ormana doğru bir yürüyüş yapmaya karar verdi.
Bu durum birazda içgüdüsel bir ruh haliydi. Eskiden de ne zaman canı sıkkın
veya ailesinden şiddet görse devamlı ormanlık alana kaçar ve orada kendisini
tazelerdi. Ormanın ona verdiği his bambaşkaydı. Fakat bunu yapmadan önce
koruyucusuna bunu bildirmek zorundaydı, Akre’den zoraki bir şekilde izin
aldıktan sonra yayını ve okunu sırtlayarak ay ışığında ormanın içine doğru
yürümeye başladı.
Ay’ın ışığı ve keskin gözlerinin önderliğinde çok fazla
içeri girmeden kendisine güzel büyükçe bir ağaç bulmaya çalışıyordu. Nihayet
kalın bir ağaç bulabilmişti. Hayatta yapabildiği en iyi iki şeyden birisi
ağaçlara tırmanmaktı. İki hamlede kendisini ağacın tepesinde bulan eza karşılaştığı
manzara karşısına büyülenmişti. Ağacın en yüksek dallarından birisine çıkmış ve
gökyüzünü incelemeye koyulmuştu. Hava o kadar berraktı ki gözlerine
inanamıyordu. Tek bir bulut parçası dahi yoktu. Tüm gökyüzü, yıldızlar ve ay
gözlerinin önündeydi. Bu güzel manzara karşısında uzun bir süre dona kalmıştı.
Birazdan sağ tarafta gözüne bir ışık çarptı. Evet bir yıldız kayıyordu. Bu
muhteşem manzara karşısında kendisinden geçen Eza, yıldız kaymasını fırsat
bilerek hemen bir dilek diledi. Birkaç dakika daha izledikten sonra aşağıya
dönerek kalınca bir dal buldu ve üzerine oturdu. Yarım saat kadar sessiz bir
şekilde oturdu ve temiz havanın, manzaranın tadını çıkardı. Artık gitme zamanı
gelmişti, ayrıca uykusu da ağır basmaya başlamıştı. Ağaçtan inmeye yeltenen Eza
aniden uçaktan gelen ayak sesleri duydu. Bir anlık korkuyla az kalsın ağaçtan
düşüyordu fakat dengesini sağlayarak adeta ağaç dalıyla bir bütün haline geldi
ve sesleri dinlemeye başladı. Ayak sesleri git gide yaklaşıyor ve Eza’nın
korkusu artıyordu. Sesler iyice artmış ve ağacın yanına kadar gelmişlerdi. Eza,
ses çıkarmamak için çabalıyor, hatta nefesini dahi çok sessiz bir şekilde
almaya çalışıyordu. Gelen kişileri görünce gözleri faltaşı gibi açıldı. Bunlar
o iki kişiydi. Kervandan ayrılıp arkadan takip etmişlerdi. Peki amaçları neydi
bunların, neden böyle yapıyorlardı? Aklındaki bu sorular şimdilik umurunda
değildi, zira kendisini görecek olurlarsa bu durum bir felakete dönüşebilirdi.
İki genç ağacın yanından geçerek uzaklaşırken Eza’da onları izliyordu. Kalbi
küt küt atan küçük kız ne yapacağını şaşırmıştı. Sakinleşmeye çalışıyor fakat
bunu pek beceremiyordu. Biraz daha bu şekilde bekledikten sonra artık sesleri
duymamaya başladı ve hızlı bir şekilde ağaçtan inerek koşmaya başladı. Sanki
ölümden kaçarcasına koşan Eza, birkaç dakika içerisinde kervana varmıştı. Nefes
nefese kalan Eza, gözleriyle Akre’yi arıyor ve insanların arasından sağa sola
koşuyordu. Az sonra Akre’yi gördü ve hızlı bir şekilde ona doğru koştu. Akre, az
ileride birkaç kişiyle konuşuyor ve bir konuda tartışıyorlardı. Aniden Eza’nın
koşarak geldiğini görünce ona doğru dönerek merak içerisinde ona baktı.
Akre: Ne oldu Eza, neden bu kadar acelecisin anlat hele.
Eza: Onlar efendim on.. – Yutkuna yutkuna konuşmaya
çalışıyordu- Ormanda onları gördüm, kervandan ayrılan iki kişiyi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder