- Uzan yatağa, Ebra hemen koş ebeyi çağır, çabuk ol!
Hava bugün dünyaya gelmek için güzel bir gün değildi. Kara bulutlar büyük bir savaşın içerisindeymiş gibi bir birlerine çarpıyorlar ve göğü inletiyorlardı. İçleri o kadar birikmiştir ki bir türlü yağıp aşağı gelemeyen yağmurla dolmuşlardı. Gürlüyorlar, şimşekler yolluyorlar, sağa sola yıldırımlar düşüyor fakat bir türlü içlerindeki birikmişliği aşağı gönderemiyorlardı. Kim böyle bir günde dünyaya gelmek ister ki? Amerha’nın sancıları başlamış ve yeni çocuğunu dünyaya getirmek üzereydi. İki küçük odalı bu evde bu ikinci çocuktu. Evin ilk kızı olan Ebra, 8 yaşındaydı ve ilk kardeşini bekliyordu. Amerha ve Kalipu ise ikinci çocuklarını bekliyorlardı. Ebra, onların ilk göz ağrısıydı, ondan sonra Amerha, iki defa daha hamile kalmıştı fakat iki çocuğunu da daha doğmadan kaybetmişti. Bu defa da aynı kaderle yüzleşmek istemiyorlardı bu yüzden daha dikkatli davranıyorlardı. En büyük umutları ise doğacak çocuğun erkek olmasını istemeleriydi. Köy yerine erkek çocuklar her zaman kızlara göre daha çok istenirdi. Bunun nedeni ise çalışacak iş gücüne olan ihtiyaçtı. Buna rağmen Ebra’yı çok seviyorlar ve ona gözleri gibi bakıyorlardı.
Ebra köyde ebenin evine doğru koşar adımlarla giderken bir taraftan da gökyüzünü süzüyordu. Bulutları bu kadar öfkelendiren neydi acaba? Henüz gündüz olmasına rağmen bulutlar o kadar karaydılar ki bazen önünü görmekte zorlanıyordu. Köy küçük bir yer olduğu için 5 dakika da ebenin evine varmıştı. Nefes nefese ebeye yeni kardeşinin doğmak üzere olduğunu ve yardıma ihtiyaçları olduğunu söyledi. Ebe içeriden birkaç eşyasını aldıktan sonra hemen küçük kızla birlikte evin yolunu tuttular.
Ebra bir an durakladı ve köyün üzerinde çakan şimşeklere ve düşen yıldırımlara baktı. Adeta bir şov yapar gibi dört bir yanda gök gürültüleri eşliğinde her yere yıldırımlar düşüyordu. Bulutlar adeta bir orkestra gibi birbirleriyle çarpışarak bir ahenk oluşturuyorlar ve bu ahengin etkilerini toprağa bırakıyorlardı. Ebra birkaç dakika bu durumu izledikten sonra ebenin neredeyse evlerine varmak üzere olduğunu fark etti. Tam o da adımları hızlandırarak koşmaya başladığı anda, bulutlar bu defa onu hedef aldılar ve büyük bir yıldırım tam küçük kızın üzerine düştü. O kadar şiddetliydi bu küçücük kızın narin vücudunun buna dayanmasına imkan yoktu olduğu yere yığıldı ve gelecek kardeşini göremeden son nefesini verdi.
Ebe ise arkasında bıraktığı kızı düşünmeden eve girmiş ve Amerha ile ilgilenmeye başlamıştı. Çocuk gelmek üzereydi bu yüzden Kalipu’yu dışarı çıkardı ve doğum başladı. Kalipu dışarı çıkınca yaşanan bu sıra dışı durumu daha net gözlemleme şansı yakalamıştı. Hayatında daha önce hiç bu kadar şiddetli bir hava görmemişti. Tek bir damla yağmur dahi düşmezken sanki dünyadaki tüm bulutlar köylerinin üzerindeymiş gibi hissediyordu. Bu durumun verdiği şaşkınlık ve bir taraftan da yeni çocuğun doğacak olması ona Ebra’yı bir anlığına unutturmuştu. Aradan yaklaşık bir saat geçmiş fakat hala içeriden bir haber gelmemişti. Kapının önünde bir sağa bir sola giderken bir anda o ses geldi. İçeriden gelen ağlama sesleri onu bir anda rahatlamıştı. Derin bir nefes alabilmek için yukarı doğru baktığında ise bir yağmur damlasının yüzüne düştüğünü fark etti. Saatlerdir ortalığı kasıp kavuran bulutlar nihayet susmuşlar ve oluk oluk yağmur yağmaya başlamıştı. Bu rahatlama babanın aklına bir anda Ebra’yı getirmişti. Ebeyi almaya gittiğinden bu yana onu görmemişti. Ebenin kapıdan çıktığını görünce ilk sözü yeni çocuğu yerine Ebra’yı sormak olmuştu.
- Ebra nerede?
- Yolda birlikte geliyorduk ama arkamda kaldı sanırım bir yerlere takılmıştır. Bu arada gözün aydın Kalipu, dünyalar güzeli bir kızın oldu!
Bu sözler onu sevindirmiş miydi, yoksa üzmüş müydü? O anın karmaşasıyla buna karar verememişti. Yıllardır bir erkek çocuk beklediği için bir kızının daha olması onun için pekte güzel haber değildi. Yeni çocuğunu bir kenara bırakarak oluk oluk yağan yağmurun altına atılarak yola düştü ve Ebra’yı aramaya koyuldu. Ebenin evine doğru giden yolda sağına soluna bakarak ilerliyordu fakat yağmur o kadar şiddetliydi ki gözünün önünü görmekte bile zorlanıyordu. Hızlı adımlarla ilerlerken bir anda ayağı bir şeye takıldı ve yere kapaklandı. Çamur içinde kalan adam doğrulmaya çalışırken neye takıldığını görmek için arkasını döndüğünde ise adeta dünyası yıkılmıştı. Yerde yatan gözbebeği kızıydı. Vücudu yanıklarla dolu ve yüzünü zar zor seçebiliyordu. Neye uğradığını şaşıran bu adam isyan bayrağını çekmiş ve kızını uyandırmaya çalışarak onu sarsıyordu fakat artık çok geçti Ebra bu dünyadan göç etmişti. Küçük kızının narin bedenini kollarına alarak onu kaldırdı ve evine doğru yürüdü. Yağmur damlalarının arasında kaybolan gözyaşlarıyla birlikte yürüyor ve bir yandan da ağıtlar yakıyordu. Amerha ve Kalipu ikinci çocuklarına henüz yeni kavuşmuşken, gözlerinin nuru kızlarını da kaybetmişlerdi. Böyle bir acının tarifi olabilir miydi?
Aradan bir hafta geçmiş ve Ebra’yı son yolculuğuna uğurlamışlardı. Evde bekleyen minik kızları ise gözlerinde bir hiç hükmündeydi. Küçük kız ağlıyor, sızlıyor minnacık gözleriyle etrafına bakınıyor fakat kendisiyle doğru düzgün kimse ilgilenmiyordu. Annesi zar zor günde bir veya iki defa emziriyor sonra kendi haline bırakıyordu. Bu kız böyle bir muameleyi hak edebilecek için ne yapmıştı?
- Amerha: Adı ne olacak bunun?
- Kalibu: O bize acıdan başka bir şey getirmedi, biricik Ebra’mı benden kopardı. Adı EZA olacak!
“Şu An”
Kervan dün gece yaşanan olayın ardından tekrar yola koyulmuş ve başkent istikametinde devam ediyordu. Eza’nın gördüklerinden sonra Akre ve birkaç görevli ormanı taramışlar fakat iki ayak izinden fazlasını bulamamışlardı. Muhtemelen Eza’nın koşusunu duymuşlar ve saklanmışlardı. Kervandaki insanlar tedirgindi fakat hiçbiri Eza kadar tedirgin olamazdı. Onları gördüğü andaki korkuyu unutamıyordu. Akre yaşanan olaylar üzerine kervanın güvenliğini arttırmış ve görevlilere daha dikkatli olmaları yönünde uyarılar yapmıştı. Bu iki kişinin amaçlarını ve neden kendilerini izlediklerini herkes çok merak ediyordu. Kervan tüm gün diken üzerindeymiş gibi yolculuk yaptı ve çok kısa molalar vererek akşama kadar yoluna sorunsuz devam etti. Akşam olduğunda ise düzgün bir yer bulamamışlar ve açık bir alanda konaklamak zorunda kalmışlardı.
Başkente bir günlük yolları kalmış ve herhangi bir sorun olmadan varabilmek için herkes dua ediyordu. Konaklama alanında gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra insanlar yemeklerini yiyerek yaktıkları ateşler etrafında toplanmışlar ve yaşananlar hakkında konuşuyorlardı. Ortalıkta dolaşan bir dedikodu da Eza hakkındaydı. Zira birçok insan bu yabancı kız yüzünden başlarına bunların geldiğini ve bu iki kişinin Eza yüzünden kendilerini takip ettiklerini düşünüyorlardı. Bu dedikoduların bir kısmı küçük kızın kulağına da gelmişti. Eza her ne kadar bu iki kişiyi tanımasa da o da diğerleri gibi iki kişinin kendisinin peşinde olduğunu düşünüyordu. Akre’de öyle düşünüyor olacak ki Eza’nın yattığı yerin etrafında üç tane nöbetçi konumlandırmıştı. Bu durum kızıl saçlıyı çok rahatsız ediyor olsa da ses çıkaracak durumda değildi.
- Akre: Eza biliyorum bundan rahatsız oluyorsun fakat senin güvenliğin bana emanet bu yüzden seni riske atamam.
Eza buna cevap verme gereği duymamış ve yanan ateşten ısınmaya çalışıyordu. Dünkü güzel havadan da eser yoktu. Tıpkı kızıl saçlının doğduğu gün olduğu gibi bugünde hava kabarmış ve ortalık şimşeklerle, gök gürüldemeleriyle inliyordu. Birkaç saat böyle devam ettikten sonra sesler kesilmiş ve insanlar uykuya dalmışlardı. Yağmur yağacağı düşüncesiyle herkes gruplar halinde ufak sığınaklar yapmış ve onun içerisinde uyumayı tercih etmişti. Eza ise bulunduğu yerde bir sağa bir sola dönüyor, bir türlü gözüne uyku girmiyordu. Üstünü kapatan çadırımsı yerden dışarı çıkarak közleşmiş ateşin yanında uzadı ve gökyüzünü izlemeye başladı. Gerçi izlenecek çok şey yoktu, zira her taraf kara bulutlarla çevrilmişti. Biraz daha bu şekilde izledikten sonra bir damla yağmurun burnunun üzerine düşmesiyle birlikte irkildi fakat bulunduğu yerden kalkmamayı tercih etti. Yağmur gittikçe hızını arttırıyor ve adeta bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Eza’yı ve kervanı koruyan nöbetçilerde yağmurdan korunabilmek için bir yerlere sığınmışlar ve etrafta görünmüyorlardı. Yağmur çok şiddetli yağıyor olmasına rağmen Eza hala aynı yerde duruyor ve oturarak başına gelenleri düşünüyordu. Tam yeni bir hayata başladı derken neden hep olumsuzlukların kendisini bulduğunu soruyor ve bu durumdan yakınıyordu.
Yağmurun başlamasının üzerinden tam bir saat geçmiş fakat Eza yerinden hiç kıpırdamamıştı. Biraz daha zaman geçtikten sonra tuhaf bir şekilde kulağına adım sesleri geldi. Yağmurun sesinden dolayı tam duyamıyor fakat bunun ayak sesi olduğundan emindi. Oturduğu yerden görülmemek için hemen uzandı ve yavaşça kafasını kaldırarak etrafına bakmaya başladı. Gözlerini zar zor açıyordu bu yüzden görüşü çok bulanıktı. Yine de gözleri çok keskin olduğu için ileride sol tarafta iki karaltıyı gördü. Bunlar o iki kişi olmalıydı. Kervandaki tüm nöbetçiler yağmurdan korunmak için kayıplara karıştığı için kimse görememişti kendilerini. Eza’nın uyanık olduğundan ise muhtemelen habersizlerdi. Küçük kız her ne kadar korkuyor olsa da bu iki adamın amaçlarını ve orada ne yaptıkları çok merak ediyordu. Bu yüzden çömelerek çok sessiz bir şekilde onlara doğru ilerlemeye başladı. Bunun kötü bir fikir olduğunun farkındaydı fakat merak duygusu baskın çıkmıştı. Adamların bulunduğu bölgeye doğru iyice ilerledi ve onları net olarak görmeye başlayınca tekrar uzanarak gözlemlemeye başladı. Ne yaptıklarını görünce bir taraftan rahatlamıştı çünkü bu iki kişinin kendisinin peşinde olduğunu düşünüyordu fakat gerçek böyle değildi. Fakat orada ne yaptıklarını gördüğünde ise büyük bir telaşa kapılmıştı. Bu iki kişi kendisinin de ne olduğunu bilmediği bir şeyi çalmaya çalışıyorlardı. Bu kadar tehlikeyi göze aldıklarına göre çok değerli bir şey olmalıydı. Mutlaka bir şeyler yapmalıydı yoksa bu adamlar kimseye görünmeden birkaç dakika içerisinde gözden kaybolacaklardı.
Eza hızlıca düşündükten sonra etrafına göz gezdirdi fakat hiç kimseyi göremeyince bir delilik yapmaya karar verdi. Tez canlı bir kız olduğu için yanlışta olsa doğru da olsa kararlarını hemen verebiliyordu.
- Akreeeeee! Akreeeeee! Kervanda hırsız varrrrr! Nöbetçilerrrr!
Bu gerçekten kötü bir karardı. Yardımına kimse gelmese bu iki adam kendisine zarar verebilirdi. Fakat o bunun yerine kendisine yardımcı olan Hilab’ın mallarını korumayı seçti ve bu yönde bir karar aldı. Eza’nın bağırmasıyla iki genç paniğe kapıldılar ve bir anda kendisine doğru baktıktan sonra çalmaya geldikleri şeyle birlikte kaçmaya başladılar. Onların kaçmasına izin veremezdi. Nöbetçiler sığındıkları yerlerden çıkmaya çalışırken Eza sırtındaki yayı alarak bir ok taktı ve hiç düşünmeden fırlattı. Yağmurun ve heyecanının etkisiyle nişan almayı unutmuştu fakat hiç durmadan onlara doğru koşarak ikinci oku taktı ve bu defa çantayı tutan kişiye doğru nişan alarak fırlattı. Tam isabet! Adamı tam sırtından vurmuştu fakat o anda ne yaptığının farkında dahi değildi. Diğer adam ormana girmeyi başarmış ve gözden kaybolmuştu. Hemen o anda Akre, Eza’nın yanına gelmişti, diğer yandan nöbetçiler ormana girmiş kaçan kişiyi arıyorlardı.
- Akre: Eza! Ne yaptın sen, iyi misin? Bir şey yaptılar mı sana?
- Eza: Vurdum onu!
- Akre: Tamam tamam gel şöyle, sırılsıklam olmuşsun hasta olacaksın, geç içeri yağmurda kalma, ben hemen geleceğim.
Eza, bir yandan onları durdurmanın sevincini yaşarken bir yandan da yaptığı hareketin henüz yeni yeni farkına varıyordu. Bir adamı vurmuştu. O bunun farkına dakikalar sonra varmıştı fakat 15 yaşında bir kız, birisini vurmuştu hatta belki de öldürmüştü. Bu durumun kendisini rahatsız mı etmesi gerekiyordu yoksa rahatlatması mı gerekiyordu, bunu ayırt edemiyordu. Bu yüzden karmaşık düşüncelerle yere oturarak gözlerini boş boş ileri dikti ve öylece kaldı. Yaklaşık 20 dakika kadar sonra Akre gelmişti.
- Akre: Sen ne yaptığının farkında mısın?
- Akre: Eza, sana diyorum duyuyor musun beni?
- Eza: Öldü mü? (Akre’nin kendisine kızdığını düşünüyordu ve ağlayarak cevap vermeye çalışıyordu)
- Akre: Ağlama kızım niye ağlıyorsun, çaldıkları şeyin farkında mısın?
- Eza: Hayır o an ne yaptığımı bilmiyordum bir anda kaçmalarına izin vermemek için vurdum onu, öldü mü adam, vurdum onu ben öldü mü?
- Akre: Evet öldü fakat şu anda bunu dert etmene gerek yok, eğer onlar başarılı olsalardı başımız büyük derde girerdi.
Eza, adamın öldüğünü duyunca gözyaşlarına boğuldu. Bir insanın canını almıştı ve bunun ne demek olduğunu yeni yeni anlıyordu. Köyünden yeni bir hayata başlayabilmek ve hayallerine kavuşabilmek için kaçan kızıl saçlı küçük kız katil olmuştu. Bu yaştaki bir insan bunun altından kalkabilir miydi? Eza bir köşeye doğru çekildi ve kafasını dizlerine koyarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Akre bu durumun ne kadar ağır olduğunun farkındaydı bu yüzden ses çıkarmayarak küçük kızı kendi başına bırakarak oradan ayrıldı. Dakikalarca durmadan ağlayan Eza, kendinden geçmiş ve derin bir uykuya dalmıştı.
- Akre: Eza! Uyan hadi yola çıkmamız lazım, Eza!
Eza gelen çağrıyla ve dışarıdan gelen seslerle kendisine geldi. Dün geceye göre daha iyiydi ve ağlamanın verdiği rahatlık ona iyi gelmişti. Üstünü başını düzelterek dışarı çıktı ve ona bakan gözlerin arasında devesine doğru yürüdü. Hiç konuşmuyor ve kimseye cevap vermiyordu. Sessizce kervanın toplanmasını bekledi ve sonrada devesine binerek yolculuğuna devam etti. Bugün son gündü ve Angmar’a bir katil olarak girecekti. Evinden çok uzakta yabancı diyarlarda tek başına kalması yetmiyormuş gibi birde bu yükü taşımak zorunda kalacaktı. Bunun sorumluluğu altında ezilebilirdi.
- Akre: Nasıl biraz daha iyi misin?
Eza cevap vermek yerine başıyla onayladı.
- Akre: İnsan öldürmenin zorluğunu bilirim fakat sen kötü bir şey yapmadın o iki kişi kötüydüler ve büyük bir şeyin peşindeydiler.
- Eza: Sende mi katilsin?
- Akre: Katil bilerek ve durduk yere insan öldürenlere denir, kendine öyle hitap etme. Dedim ya sen kötü bir şey yapmadın, hepimizin hayatını kurtardın.
- Eza: Nasıl?
- Akre: O çaldıkları şey çok önemliydi, ben dahi içerisinde ne olduğunu bilmiyorum. Angmar’da krala teslim etmemiz için bize verildi. Eğer onun başına bir şey gelseydi sorumlusu ben ve adamlarım olurduk.
- Eza: Yine de yaptığım şeyi değiştirmiyor.
Aslında Eza bu sözlerden sonra bir nebze rahatlamıştı. Her ne kadar taşınanın ne olduğunu bilmiyor olsa da bunu kaybetmenin cezasını Akre ve adamlarının hatta Hilab ve ailesinin ödemesine gönlü razı gelemezdi. Yolculuk yine sorunsuz bir hale gelmişti fakat dün gece yaşananların etkisi onda ömür boyu devam edecekti, belki de geleceğini komple değiştirecekti. Bunun etkileri ileriki zamanlarda daha net ortaya çıkacaktı. Öğlen bir saat kadar mola verdikten sonra kervan yoluna devam ediyor ve her geçen dakika onları şehre yaklaştırıyordu. Güneşin batmaya yüz tutmasıyla birlikte kervanın önünden devam eden gözcü atıyla birlikte koşarak geldi ve kervana doğru seslendi.
- Angmar göründüüü!
Yazar: Muhammed Çiftçi
Lütfen okuduktan sonra beğenip paylaşalım. Hikayenin gelişimi için paylaşımlarınız çok önemli, destek veren herkese teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder