Eza bütün yorgunluğunu attığı banyodan sonra kendisine
verilen giysileri giyerek salona doğru yürüdü. Aile karşılarında ki bu kızı
görünce gözlerine inanamadılar. Dün gece eve harap bir halde getirdikleri küçük
kızdan eser yoktu. Beline kadar uzanan kıvrım kıvrım saçları, gökyüzü mavisi
gibi parlak gözleri ve ayaklarına kadar uzanan bembeyaz elbisesiyle bambaşka
biri olmuştu. Yaşıtlarına göre uzun boylu olması sebebiyle kendisine verilen
elbise tam üstüne oturmuştu. Ailenin bakışlarından huylanan Eza yanlış bir
şeyler mi var diye orasına burasına bakınıyordu. Hilab’ın çağırması üzerine
onların yanına geçen küçük kız kendisine bir yer bularak yanlarına oturdu.
Oturdukları
yer, giriş kapısının karşısındaki duvarın yanında yer alıyordu. Yere serilen
yumuşak minderlerden güzel bir oturma alanı oluşturulmuştu. Hemen üstlerinde
ise caddeye bakan büyükçe bir tahtadan yapılma pencere vardı. Gündüzleri hava
sıcak olduğu için pencere açıktı. Önlerinde ise çeşitli meyvelerle dolu büyükçe
bir demir tabak vardı.
Oğulları dışarıda olan Hilab ve
Ubna merakla Eza’nın nasıl bu hale düştüğünü merak ediyorlardı. Eza’da bu
meraklı bakışların farkındaydı fakat o daha farklı düşünceler içerisindeydi.
Kafasının içinde durmadan kendi kendisine Ne
yapacağım ben? Sorusunu soruyordu. Ailenin bakışları arasında bir süre
sessiz kalan küçük kız nihayet kendisini toparlayarak konuşmaya başladı.
Eza: Beni evinizde misafir ettiğiniz için teşekkür ederim. Siz
olmasanız kim bilir şimdi ne halde olurdum.
Hilab: Bunları dert etmene gerek yok kızım, sen nasılsın kendine
gelebildin mi?
Eza: Evet sayenizde.
Ubna: Küçüğüm sen bu hale nasıl düştün? Nereden geliyorsun Eridu’ya?
Eza: Şehir dışından küçük bir köyden geliyorum.
Ubna: Şehre ne için geldin peki?
Eza: Evden kaçtım ben efendim.
Bu sözler odada derin bir
sessizliğe neden olmuştu. Henüz 15 yaşında ki bir kız nasıl buna cesaret
edebilirdi. Bu civarlarda alışık olunmayan bir durumdu bu. Şehrin aile
yapılanması sebebiyle çocuklar ailelerinin sözünden çıkamazlar ve kendi
başlarına karar alamazlardı. Aile çocuğun çok zor bir durumdan kaçmaya
çalıştığını anlamıştı sanki. Ubna, Eza’nın ellerinden tutarak pamuk gibi
yumuşak saçlarını okşamaya başladı.
Ubna: Ah benim güzelim ne yaptılar sana böyle.
Hilab: Anlatmak istemezsen anlarız kızım kalbini daha fazla
yaralamak istemeyiz.
Eza: Hayır efendim bilmek
hakkınız. Evden kaçma sebebim babam. Küçüklüğümden beri yaptığım hiçbir şeyi
beğenmedi. Devamlı bana işkence ederek, her defasında benden kurtulmak
istediğini ve başlarına bela olduğumu söylüyordu. Devamlı dövüyor ve hakaretler
ediyordu. Annemde bu duruma sessiz kalıyor ve çoğu zamanda ona destek
çıkıyordu. Bana böyle davranmalarının sebebi ise, ben doğarken kardeşim ölmüş.
Onun ölümünden hep beni sorumlu tuttular efendim. Tek istediğim onlardan
kurtulmaktı. Artık daha fazla dayanamazdım bu acıya. İşte bu yüzden hiçbir
zaman ayrılamadığım evimden kaçtım ve buraya geldim.
Gözlerinden süzülen yaşlarla daha
fazla konuşamadı. Başını öne eğerek gözlerinden akan boncuk boncuk yaşları
eliyle silmeye çalışıyordu. Ubna küçük kıza sarılarak her ne kadar teselli
etmeye çalışsa da içinde yıllarca biriken acıyı dışarı atarcasına ağlıyordu
Eza. Hilab, Ubna’nın gözlerine bakarak başını sağa sola sallayarak ne kadar
üzgün olduğunu belirtiyordu.
Hayat Eza’nın yüzüne hiç
gülmemişti. Kızıl saçlıya ne verdiyse hep karşılığını acı çektirerek alıyordu. Ona
verdiği nefesi dahi canını acıtarak geri alıyordu. Eza artık bu duruma dur
demenin zamanı geldiğini biliyordu. Artık hayatın kendisine verdiği her şeye
karşılık alacağını canını yakarak almasına izin vermeyecekti. Şimdiye kadar
hayat onu yönlendirmişti ama bundan sonra o hayatı yönlendirecekti.
Ubna: Ağla küçüğüm ağla, dök içinde ki acılarını.
Tanımadığı iki yabancının yanında
bu kadar ağladığı için kendine kızıyordu. Onlara karşıda bir mahcubiyet
duyuyordu kendi içinde. Akan gözyaşlarının arasında boğuk ve kısık bir sesle;
-
Özür dilerim efendim ağladığım için.
Hilab: Ah benim yaralı ceylanım, sen niye özür diliyorsun. Hadi sen
geç oda da uyu biraz, üzme o altın kalbini.
Eza yavaşça doğrularak gece
uyuduğu odaya geçti ve kafasını yatağa gömdü. Bir süre daha ağladıktan sonra
kendisini zar zor toparlamaya çalıştı. Yüzünü doğrultarak pencereye doğru
baktı. Odada ki pencere kapalıydı. Tahtaların arasından süzülen gün ışığı
saçlarının üstüne düşüyordu. Yüzünde ki göz yaşlarını elbisesiyle sildikten
sonra doğrularak pencereye doğru gitti. Pencereyi aralayarak ilk defa Eridu’nun
sokaklarına baktı. Bulunduğu oda evin arka tarafında olduğu için dar bir sokağa
bakıyordu. Sokaklarının zengin ailelerle dolu olduğu her halinden belliydi.
Büyük evlerden oluşan sokak boylu boyunca uzanıyordu. Kafasını uzatarak sokağın
sonunu görmeye çalışsa da evin yapısı buna izin vermiyordu. Şehrin neye
benzediğini çok merak ediyordu fakat bugün dışarı çıkmak için iyi bir gün
değildi. Belki daha sonra diyerek kapattı pencereyi.
Tekrar yatağına dönerek uzandı ve
tavanı izlerken geleceğini düşünmeye başladı. Eridu’da kalamayacağını
biliyordu, bu yüzden bir sonraki adımına karar vermek için derin düşüncelere
daldı. Eridu’dan sonra nereye gideceğinden çok bundan sonra ne yapmak istediği
önemliydi. Ne yapmak istediğine karar verebilirse sonraki durağını ona göre
seçebilirdi. Yapabileceği işleri, yetenekleri, sevdiği şeylere göre bir karar
almalıydı. Yapabildiği iş olarak ev işlerinde pek iyi sayılmazdı. Annesi ile
arası iyi olmadığından kendisine pek bir şey öğretmemişti. Yeteneklerine
gelecek olursak köyde boş zamanlarında kendisine yaptığı yay ile avlanmayı
bilirdi fakat bu ne işine yarayacaktı. Ailesinden uzaklaşmak için sık sık köyün
arka tarafında ki ormanlık alanda avlanmaya çıkardı. Her ne kadar çok fazla av
olmasa da bazen ufak tefek avlar çıkabiliyordu. Avlanmaktan daha çok kafasını
dinlemek için bunu yapıyordu fakat zamanla av konusunda uzmanlaşmıştı. Tabi bu küçük
av kaçışlardan sonra yediği dayakları da unutmuyordu.
Peki 15 yaşında ki bir kız böyle
bir yetenekle ne yapabilirdi? Aklında ki bu soruyla meşgul olurken bir anda
aklına bir fikir geldi. Eğer bu yeteneğini iyi bir şekilde geliştirebilirse kendi
hayatını devam ettirebilirdi. Avladığı avları satabilir ve bu şekilde para
kazanabilirdi. Pek fazla para tutmazdı ama yine de kendi ayakları üstünde
durmuş olurdu. Ok atma yeteneğini nasıl ve nerde geliştirebilirdi. Bunun için
Hilab’tan yardım almaya karar verdi. Belki o bu konuda ona yardımcı olabilirdi.
Bu soruyu daha sonra sormak daha iyi olurdu. Çünkü bugün aileye yeterince
heyecan yaşatmıştı zaten. Bu iki yaşlı insana daha fazla yük olmak istemiyordu.
Eza banyonun ve ağlamanın verdiği rahatlıkla gözlerini yumdu ve derin bir
uykuya daldı.
Eridu’da hava kararmaya yüz tutmuş ve sokaktan evlerine giden insanların sesleri duyuluyordu. Eza ise yeni uyanıyordu. Gözlerini ovuşturarak yatağında doğruldu ve kendine gelmeye çalıştı. Gündüz uykusunun verdiği mayhoşlukla hiç uyanmak istemiyordu, fakat karnı aynı fikirde değildi. Sabah kahvaltısından bu yana uyuyordu ve iyice acıkmıştı. Açlığın verdiği huzursuzluk uykusunu da kaçırmıştı. Kaldığı bu yabancı evde her ne kadar kendisine çok iyi davranılmış olsa da kendisini rahat hissetmiyordu. Geleceğiyle ilgili kararını verdikten sonra buradan ve şehirden ayrılmayı planlıyordu. Yatağından kalkarak camı açtı ve ciğerlerine temiz havanın girmesine izin verdi. Hava karardığından dolayı hafif bir serinlik vardı. Serinlik yüzüne çok iyi geldi. Bu sayede uykunun sersemliğinden kurtulmuş oldu. Odadan çıkma zamanı gelmişti. Kapıyı açarak salona geçti fakat kimse ortalıkta yoktu. Sabah oturdukları yere geçerek, seçtiği bir minderin üzerine oturdu.
Birkaç dakika sonra mutfaktan Ubna çıkageldi. Eza’yı görünce yüzünde bir gülümseme oluşan yaşlı kadın kızın yanına gelerek oturdu. Ubna, 50’li yaşlarında, kısa boylu, zayıf biriydi. Saçlarına hafiften aklar düşmeye başlamıştı. Zayıf ve kısa olmasına rağmen güçlü bir kadın görüntüsü vardı. Kendinden emin yürüyüşü ve tavırları tam bir lider kadın tipiydi. Yüzünde uzun ve zorlu bir yaşamın oluşturduğu derin çizgiler vardı. Eza, içinden bu kadar yiyeceğin arasında bu kadının nasıl bu kadar zayıf kalabildiğini merak ediyordu.
- Ah demek uyandın, nasıl rahat uyuyabildin mi küçüğüm?
- Hayatımda hiç böyle rahat uyumamıştım. Size karşı borcumu nasıl öderim bilmiyorum.
- Saçmalama ne borcu canım senin bize bir yükün yok ki hatta evimize biraz hareket getirdin. Bizim burada pek bir şey olmaz, her gün aynı işler falan.
- Hilab amca nerede?
- Yola çıkacak olan kervanı kontrol etmeye gitti. Biliyorsun tüccar olduğu için devamlı bir yerlere kervan gönderiyor. Ben pek anlamam dedi gülümseyerek.
- İşinde çok iyi herhalde böyle bir eve sahip olduğuna göre.
- Öyledir ama artık yaşlandı, oğluna işleri öğretme gayretinde. Onu da yanında götürüyor öğrensin diye. Biz bugün varız yakın yokuz artık öğrenmesi gerekiyor.
- Sizin gibi ailesi olduğu çok şanslı. Bazıları daha doğduğu anda hayat tokadını yiyor.
- Dadasu’nun işte pek gözü yok ama. Asker olmak istiyor o nerden aklına geldiyse.
- Asker mi?
- Evet kafasına takmış asker olup kahraman olacağım diyor. Daha 13 yaşında ama elinden kılıç düşmez. Şehirde askerlerin çalışma alanlarına gider orada çalışır. Biz ne kadar karşı çıksak da bizi dinlemez, çok inatçıdır.
- Oda benim gibi hayallerinin peşinde demek ki teyze.
- O yüzden Hilab’da pek ses çıkarmıyor.
Bu iki güzel insan oldukça kaynaşmışa benziyorlardı. Aradan bir iki saat geçtikten sonra Hilab ve Dadasu’da geldiler. Ellerini yıkayıp kuruladıktan sonra onlarda gelip yanlarına oturdular. Eza, kahramanı Hilab’ı görünce mutlu oluyordu. O olmasa şimdi kim bilir nerede olacaktı. Belki de hiç Eridu’ya giremeyecekti. Küçük kız için Hilab çok anlam ifade ediyordu. Bu yüzden ona karşı saygısı ve sevgisi sonsuzdu.
Hilab: İyi uyuyabildin mi kızım?
Eza: Evet efendim, hiç bu kadar iyi uyumamıştım.
Hilab: Kendini nasıl hissediyorsun sabahtan sonra?
Eza: Daha iyiyim. Sabahki olaylar için özür dilerim. Bir an kendime hakim olamadım.
Hilab: Önemi yok kızım. Ee hanım yemek hazır değil mi, açlıktan ölüyoruz. Eza’da acıkmıştır.
Ubna: Hazır hazır, kuruyorum sofrayı hemen.
Eza: Bende yardım edeyim efendim size. Boş oturmak canımı sıkıyor.
Ubna: Gel hadi gel, dedi gülerek.
Eza ve Ubna sofrayı kurarken, baba ve oğul da masaya geçip yerlerine oturdular. Sofra yine muazzamdı. Eza uyurken, Ubna boş durmamış ve çeşit çeşit yemekler hazırlamıştı. Et yemekler, çorbalar, pilavlar, salatalar. Kızıl saçlının midesi bugünlerde bayram ediyordu adeta. Eza sanki evin kırk yıllık kızıymış gibi hizmet ediyor ve elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Sofra kurulduktan sonra tüm aile ve misafirleri karınlarını doyurup muhabbete başladılar. Eza geldiğinden beri evde tek konuşma olayı oydu. Bu durum onu biraz geriyordu. Aileye karşı ters bir şey söylemek veya onların kalbini kıracak hareketlerde bulunmak istemiyordu.
Dadasu: Eza abla geldiğin köy nasıl bir yerdi?
Hilab, oğluna ters ters bakarak, evden kaçan bir kıza böyle bir soru sorulur mu der gibiydi.
Eza: Köyüm şehirden üç günlük uzaklıkta orman yanında bulunan içinde yaşayan insanlar haricinde güzel bir yerdi. Çok büyük bir yer değildi. Köyde sevdiğim tek şey ormandı. Zaman bulabildiğimde oraya gider avlanmaya çalışırdım, ama pek başarılı olduğum söylenemez.
Dadasu: Aaa sen avcı mısın? Neyle avlıyordun? Ne avlıyordun?
Ubna: Oğlum bi nefes al kızı niye sıkıştırıyorsun. Teker teker sorsana.
Eza: Yok efendim sorun değil, sorabilir istediğini. Avcı olduğum söylenemez. Sadece evden kaçabildiğim zamanlarda ufak tefek şeyler avlamaya çalışırdım. Yay kullanırdım ava çıktığımda. Pek iyi bir yay değildi. Kendim yaptığım sıradan bir şeydi.
Dadasu: Bende kılıç kullanıyorum biliyor musun? Asker olacağım ileride, çok büyük olacağım çook.
Hilab: Çocuğa koca ticaret imparatorluğu bırakıyorum ama o gidip asker olmayı seçiyor.
Eza: Öyle demeyin efendim insanı hayatta tutan şey hayalleridir. Hayallerimiz olmadıktan sonra yaşama amacımız nedir ki?
Hilab: Doğru diyorsun kızım ama işte pek gönlüm razı gelmiyor. Ee sen ne yapmayı planlıyorsun düşündün mü?
İşte gecenin sorusu gelmişti. Eza’nın hayalleri neydi? Oda Dadasu gibi hayallerinin peşinden koşacak mıydı yoksa kendini suyun akışına mı bırakacaktı? Biraz sustuktan sonra derin bir iç çekerek konuşmaya başladı.
Eza: Şu anda ne yapacağımı bende bilmiyorum. Tek bildiğim Eridu’da fazla kalamayacağım. Köyden buraya gelenler beni görebilir hatta belki (Yutkunarak) babam bile beni görebilir. O yüzden ayrılmam gerekiyor ama nereye gideceğimi bilmiyorum. Ben şey düşünmüştüm. Tek yapabildiğim iş ve yeteneğim olan okçuluk için bir yerlerden eğitim alırım sonra da ona göre bir yol çizerim kendime.
Ubna: Bir yere gitmene gerek yok kızım istersen burada istediğin kadar kalabilirsin, kimse de seni bu şehrin en güçlü insanlarından birisi olan Hilab’ın elinden almaya cüret edemez.
Eza: Hayır efendim bunu kabul edemem. Ben bu yola çıktığımda kendi ayaklarımın üstünde duracağıma ve tek başıma devam edeceğime dair kendime söz verdim. Böyle bir şeyi kabul edemem. Bana çok yardımcı oldunuz, kızınız gibi sevdiniz fakat kalamam.
Hilab: Anlıyorum kızım seni. Hem de çok iyi anlıyorum. O zaman bırak da sana gideceğin yerde yardımcı olayım olur mu? Gönlüm razı gelmez seni böyle sokağa bırakmaya.
Eza: Çok teşekkür ederim efendim böyle bir şey yaparsanız minnettar kalırım. Ben köyümden başka bir yer görmedim, bu yüzden nereye giderim hiç bilmiyorum.
Hilab: Madem okçulukta kendini geliştirmek istiyorsun aklımda bir fikir var. Hanım hatırlar mısın bir zamanlar evimize bir misafir gelmişti başkentten. Adı Argan’dı.
Ubna: Evet evet hatırladım. Komutandı demi o kralın ordusunda. Yoksa yanlış mı hatırlıyorum?
Hilab: Doğru komutandı. Kendisi bir zamanlar büyük bir askerdi. Kralın ordusunda generallik bile yapmışlığı var. Tabi şimdi yaşlandığı için elini ayağını bu işlerden çekti. Başkentte çarşıda bir silah dükkanı var. Kılıç, yay, av malzemeleri falan satıyor. Başkente gittiğim zamanlarda yanına mutlaka uğruyorum, çok delikanlı bir insandır. Eza, kızım istersen sana bir tavsiye mektubu yazayım ve onun yanına göndereyim. Ne dersin? Sana istediğini öğretir, hem de biz burada merakta kalmamış oluruz. Her ne kadar seni kısa süre tanısak da kanımız kaynadı sana. He dersen bu iş olur.
Eza: Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben de sizden yardım isteyecektim fakat konuyu nasıl açacağımı bilemiyordum, fakat başkente nasıl giderim?
Hilab: Dert ettiğin şeye bak, karşında şehrin en büyük tüccarı duruyor. Başkente sık sık kervan göndeririz. Onlardan birisine seni emanet ederim. İstediğin yere kadar götürürler.
Eza: Çok teşekkür ederim efendim. Hayatımda ilk defa bana bu kadar iyi davranan insanlarla karşılaşıyorum. Ne yapacağımı şaşırdım gerçekten. Çok saolun.
Ubna: Hadi bakalım bu problemde çözüldüğüne göre şerbet yapmıştım onu içelim sonra da herkes yatmaya.
Hayat böyledir işte. Ona boyun eğdiğinizde her zaman tokat yersiniz, fakat isyan ettiğinizde ve hayallerinizin peşinden koştuğunuzda yediğiniz tokatlar artık canınızı acıtmaz. Bir tokat yersiniz karşılığında on tane atarsınız hayata. Eza, bu yaşına kadar boyun eğdi ve hep zararlı çıkan taraf oldu. Ezildi, dövüldü, hakarete uğradı, sevilmedi. Başına gelmeyen kalmadı fakat sonunda isyan etti ve hayatını kontrolü altına aldı. Kendi hayatınızı kendiniz kontrol etmezseniz, her zaman ezilen tarafta olursunuz. Kızıl saçlı kız bunun farkındaydı ve artık boyun eğmemekte kararlıydı. Şimdi önünde bir seçenek vardı ve içi içine sığmıyordu. İlk defa köyünden dışarı adım atan kız şimdi koca krallığın başkenti Angmar’a gidecekti.
Eza’nın Angmar yolculuğu ve yeni maceraları bir sonra ki bölümde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder