31 Ekim 2015 Cumartesi

Eza Bölüm 13: Tikana

- Vurma baba ne olursun vurma, canım yanıyor.

- Sus öldüreceğim seni bu kaçıncı oldu, bıktım artık senden, ölsen de kurtulsak senden!

Eza, büyük bir telaşla ve korkuyla gözlerini açtığında bunun bir rüya olduğunu birkaç saniye sonra kavrayabilmişti. Gözlerindeki korkuyla sağını solunu kontrol eden genç kız, hava serin olmasına rağmen terlemişti. Ayağa kalkarak yanına yayını ve hançerini aldıktan sonra karanlığa aldırmayarak arkadaşlarının yanından uzaklaşarak yürümeye başladı. Evden kaçmasının ve babasının zulmünden kurtulmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen o günleri ve yaşadıklarını hala unutamamış ve ara sıra gördüğü rüyalarla o günleri tekrar ve tekrar hatırlıyordu. Gece konakladıkları yerin biraz ilerisinde bulunan derenin kenarında bir taşın üzerinde oturarak suyun huzur verici sesiyle birlikte derin düşüncelere daldı.
Yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen hayata tutunmaya çalışan kızıl saçlı, bir taraftan çocukluğunu düşünürken, diğer taraftan da Nakud ile aralarında geçen konuşmayı düşünüyor ve bir çıkış noktası arıyordu. Nakud ile görüşmelerinin üzerinden on gün geçmiş ve o süre boyunca üç arkadaş da ne yapacaklarını bilmeden yollarına devam etmişlerdi. Eza, komutanın söylediklerine anlam vermeye çalışıyor ancak bunu bir türlü başaramıyordu. Zira başkentte geçirdiği süre boyunca hiç böyle birlik ismini duymamıştı, ayrıca Nakud, kralın halkına zulmettiğini iddia etmişti. Ancak Eza, Angmar'da yaşadığı sürede insanların zenginlik ve bolluk içerisinde yaşadıklarına tanık olmuştu. Nakud nasıl olurdu da böyle bir şeyden söz edebilirdi. Acaba bilmedikleri bir şey mi vardı yoksa kral sadece başkentte bulunan insanları mı zenginlik içerisinde yaşatıyordu. Zira Eza ve arkadaşları batıya doğru olan yolculuklarında başkentten uzaklaştıkça insanların yoksullaştığına tanık olmuşlardı. Hatta bazı köy ve kasabalarda bir parça ekmek için dahi büyük kavgaların yaşandığına tanık olmuşlardı. Bu söyleneler gerçek dahi olsan böyle bir birliğin Engema gibi köklü ve güçlü bir krallığa karşı ne şansları olabilirdi ki, sonuçta Engema yüzbinlerce askere sahip dünya üzerindeki en büyük krallıklardan birisiydi. Diğer taraftan koskoca krallığın bu tür bir birlik hakkında bilgi alabilmek için aralarına ajanlar sokmasına da anlam veremiyordu. Böyle bir durum söz konusuysa demek ki krallıkta KAD'dan çekiniyor olacak ki onlar hakkında bilgi almak için büyük risklere giriyor.

Eza bu düşüncelerle boğuşurken kafasında bir başka soru işareti daha vardı. O da gelecekleriyle alakalıydı. Bu işin kaçmakla olmayacağını ve artık bir adım atmaları gerektiğinin farkındaydı. Ancak nasıl bir yol izlemeleri gerektiği hakkında en ufak fikri dahi yoktu. Poze ile Xa'nın da böyle bir duruma düşmelerinde kendisini suçlu görüyordu. Eğer onlara kaçma fikrini vermeseydi hala başkentte eski yaşantılarına devam edeceklerdi. Eza bu düşüncelerle birkaç saat daha dere kenarında oturduktan sonra havanın aydınlanmaya başlamasıyla birlikte yerinden kalkarak arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşları uyanmadan geceden kalma ateşi tekrar alevlendirdikten sonra dün avladıkları iki tavşanı kızartmaya koyuldu. Kızarmış etin kokusuyla birlikte ilk olarak Poze uyanmıştı.

Poze: Kızıl hayırdır? Başına taş mı düştü erkenden uyanmışsın? Oohh tavşanlarda mis gibi kokuyor.

Eza: Uyku tutmadı. Sarı, Hadi kalk!

Poze: Dur ben onu kaldırmayı bilirim.

Poze yerden bulduğu ince uzun bir otu Xa'nın kulaklarına ve yüzüne sürtmeye başlayınca, Xa istemsiz bir şekilde yüzünü ovuşturarak gözlerini açtı.

Xa: Ayı, ne yapıyorsun, iki dakika rahat dur!

Poze: Hadi kalk bak Kızıl bize yemek hazırlamış, sen kalkmazsan senin payını da ben yerim.

Xa: Elinden gelse bizi de yersin sen. Eza tersinden kalktın herhalde bugün, sen böyle yemek falan hazırlamazdın genelde.

Eza: Hadi oradan, sizin gibi uyku hastası değilim ben. Ayrıca her gün kahvaltıyı ben hazırlıyorum.

Poze: Haha, güldürdün Kızııl, sen ikimizden de çok uyursun. İyi ki bugün erken kalktın. O da nasıl olduysa artık, kâbus falan gördün herhalde.

Eza: Hadi boş çene yapmayın da yemeğinizi yiyin, sonra da yola koyulalım.

Üç genç de paylarına düşen tavşanı midelerine indirdikten sonra rahatlamış bir vaziyette konuşmalarına devam ettiler.

Eza: Size söylemek istediğim bir şey var, bu yolculuğun nereye varacağı hakkında endişeliyim. Günlerdir dur durak bilmeden yol alıyoruz, ancak nereye gittiğimiz hakkında da en ufak fikrimiz yok. Sanırım artık ne yapacağımıza dair bir karar vermemiz gerekiyor.

Xa: Haklısın, bende birkaç gündür buna kafa yoruyorum ancak bir bataklığa girmişçesine düşündükçe daha da derine batıyorum. Ayrıca bir de Nakud'un söyledikleri var, bir türlü aklımdan çıkmıyorlar.

Poze: Dostum boş ver o komutan bozuntusunu. Üç beş kişiyle koskoca krallığı yıkmaya çalışıyorlar. Birde kendilerine KAD Birliği ismini vermişler. Bu nasıl bir isim, ben olsam çok daha etkileyici bir isim bulurdum. Mesela Yok Ediciler gibi.

Xa: Konumuz isim değil Ayı, geleceğimiz.

Poze: Biliyoruz herhalde konumuzun o olmadığını sadece ortamı yumuşatmaya çalışıyorum. Benimde geleceğimizle ilgili birkaç endişem var ancak bir fikrimde var.

Eza ufak bir kahkaha atarak; "Senin mi fikrin var?" diye sordu.

Poze: Siz gülün gülün ancak sonunda pişman olacaksınız.

Xa: Anlatsana bu dahice fikrini bizde aydınlanalım.

Poze: Bizim öncelikle geleceğimizi planlamak için paraya ihtiyacımız var. Kaç gündür onlarca köy ve kasabadan geçtik. Gördüğüm kadarıyla buralar tekin olmayan insanlarla dolu. Hırsızlıklar, adam öldürmeler vs. alıp başını gitmiş. Bu tür yerlerden geçen kervanları korumak için özel insanlar gerekiyor. Bizde kervancılık yapan birisini bulabilirsek onun kervanını koruma karşılığında para alabiliriz. Hem yolculuk yapmış oluruz, hem de karşılığında para alırız. Bir miktar para biriktirince de ileriye yönelik planlarımızı yaparız.

Xa: Vayy, Ayı'ya bak sen neler de düşünürmüş. Peki bize güvenecek birisini nasıl bulacağız, asıl mesele bu.

Eza: Aslında bu konuyu ben halledebilirim.

Xa: Nasıl?

Eza: Angmar'a gelmeden önce Eridu'da evinde kaldığım Hilab, bize bu konuda yardımcı olabilir. Kendisi krallığın en büyük tüccarlarından birisidir ve her tarafa büyük kervanlar gönderiyor. Bu kervanları ise onlarca insan koruyor. Kendisi çok iyi bir insandır ve bize bu konuda yardımcı olabilir.

Poze: Kızıl, sence bize iş verir mi bu bahsettiğin adam?

Eza: Evimden kaçtıktan sonra bir süre beni o ve karısı misafir ettiler. Onlar olmasaydı kim bilir halim nice olurdu. Angmar'a da onun kervanıyla geldim. Yardım istersek geri çevirmeyecektir.

Xa: Ee, Eridu'ya nasıl gideceğiz? Bir fikri olan var mı?

Poze: Dostum kafaya taktığın şeye bak, en yakın şehre gidip oraya giden bir kervana katıldığımız zaman bu iş hallolur.

Eza: Adamlar bizi kervanlarına kabul etmezler.

Poze: Bizde onların bizi fark edemeyeceği bir şekilde takip ederiz o zaman.

Xa: Hadi o zaman hemen yola koyulalım.

Gençler bu konuşmadan sonra artık geleceğe daha umutlu bakıyorlardı. Eğer planları düşündükleri gibi giderse hem para kazanıp hem de şehir şehir dolaşarak büyük bir macera yaşayabilirlerdi. Gözlerinde parlayan umut ışığıyla atlarına atlayıp yola koyuldular. Ellerinde bir harita olmadığı için belirsiz bir şekilde at sürerek en yakın sürede bir şehre ulaşmayı planlıyorlardı.

Yaklaşık üç günlük yorucu bir yolculuğun ardından Nazmaha adında bir şehre vardılar. Burası Zimenra krallığının sınırında bulunan yoksul ve küçük bir yerdi. Diğer gördükleri şehirlere nazaran bir kasaba gibi görünse de bir sınır şehri olduğundan dolayı çok sayıda asker şehirde konuşlanmıştı. Üç genç askerlere fazla görünmeden şehrin meydanına doğru ilerleyerek yakın zamanda Eridu'ya doğru yola çıkacak bir kervan arayışına koyuldular. Fazla dikkat çekmeden çevredeki insanlara sorarak aradıkları şeyi bulmaya çalışırken içlerinde de tarif edemedikleri bir heyecan vardı. Birkaç kişiye Eridu'ya kervan olup olmadığını sorduktan sonra nihayet aradıklarını bulabilmişlerdi. İki gün sonra Eridu'ya doğru yola çıkacak büyük bir kervan vardı. Kervanın idarecisiyle konuşan gençler yirmi gümüş para karşılığında kervana kabul edilmişlerdi. Bu adeta onlar için bir piyango niteliğindeydi. Zira kabul edilmeselerdi, kervanı uzaktan takip etmek zorunda kalacaklar ve fark edilirlerse büyük bir problemle karşı karşıya kalabilirlerdi. Yanlarındaki kalan son otuz gümüş paradan yirmisini kervanın yola çıkacağı gün kervan sahibine vererek onlarla birlikte bir ay sürecek uzun bir yolculuğa çıktılar.

Kervan uzunca bir yolculuktan sonra nihayet kadim Eridu şehrine yaklaşmıştı. Şehrin görünmesiyle birlikte Eza'nın içini de bir heyecan kaplamıştı. Zira kızıl saçlının ilk yolculuğu buradan başlamış ve bu şehirde çok sevdiği kişiler vardı. Hilab, Ubna ve Dadasu'yu çok özlemişti. Ancak onların yaşayıp yaşamadıklarını dahi bilmiyordu. Zira aradan uzun yıllar geçmişti ve umutla geldikleri bu yerden hüzünle ayrılmak istemiyorlardı. Eza ve arkadaşları şehre girdikten sonra kervandan ayrılarak Hilab'ın evine doğru ilerlediler. Eza aradan geçen uzun yıllara rağmen keskin hafızasıyla evin bulunduğu yeri unutmamıştı. Kısa bir yolculuktan sonra nihayet Eza ve arkadaşları aradıkları evi bulmuşlardı. Eza atından inerek biraz korkuyla birazda heyecanla elleri titreyerek kapıyı çaldı. Buraya gelebilmek için uzun bir yolculuk yapmışlardı ve bekledikleri şeyin olmaması halinde adeta yıkılacaklardı. Kısa bir bekleyişin ardından evin büyük tahta kapısı gıcırdayarak açıldı. Kapıda beliren kişi hiç şüphesiz Hilab'ın karısı Ubna'ydı. Eza karşısındakini görür görmez tanımış ve gözlerinin içi parlar bir şekilde kendisine bakmaktaydı.

Ubna: Buyurun gençler ne istemiştiniz?

Eza: Ubna teyze beni tanımadınız mı? Ben Eza!

Ubna: Eza'mı? Gerçekten sen misin küçüğüm? Kusura bakma yaşlılık işte tanıyamadım ilk anda. Aa evet sensin sensin, o güzel kızıl saçlarından, o güzel bakışlarını hatırladım şimdi.

Eza, gözlerinde biriken yaşlara daha fazla engel olamamış ve ağlayarak bu yaşlı kadının boynuna atlamıştı. Kendisine en zor zamanlarında o kadar yardımcı olmuşlardı ki, onlara karşı her zaman kendisini borçlu hissediyordu. Eridu'dan ayrılırken onları bir daha göremeyeceğini düşünüyordu, ancak kader onları bir kez bir araya getirmişti. Ubna ile Eza birkaç dakikalık bir hasret gidermenin ardından evin içine geçmişlerdi. Eza, evin içine girer girmez burada yaşadığı anıları düşünüp göz yaşlarıyla birlikte içinde buruk bir sevinç yaşıyordu.

Ubna: Güzel kızım benim, ne kadarda büyümüşsün. Seni bir daha göremeyeceğimizi zannediyorduk. Hilab amcan devamlı Argan'dan seninle ilgili bilgiler istiyordu. Sen gittikten sonra içimizde hep bir korku kalmıştı. O yaşta seni göndermeyi hiç istememiştik. Çok özledik küçüğüm seni, geç otur şöyle, anlat bakalım neler yaşadın. Sizde oturun çocuklar şöyle, rahatınıza bakın.

Eza ile Ubna uzun bir sohbete koyularak aradan geçen yılların acısını çıkartıyorlardı. Eza her ne kadar bu evde kısa bir süre kalmış olsa da öz ailesinden daha çok bağlanmıştı onlara ve aralarında tarif edilemez bir bağ gelişmişti. Uzunca bir dertleşmenin ardından konu nihayet asıl meseleye gelmişti.

Ubna: Ee kızım buraya gelme sebebiniz nedir?

Eza: Hilab amca ile bir konuyu görüşmek istiyorduk, kendisi nerde?

Ubna: Dadasu ile işe gittiler kızım, gelirler akşama. Siz açsınızdır şimdi, ben size bir şeyler hazırlayayım. Bu arada sormayı unuttum, bu gençler kim?

Eza: Onlar Angmar'dan arkadaşlarım Xa ve Poze.

Ubna: Sizde hoş geldiniz çocuklar, siz rahatınıza bakın bende yiyecek bir şeyler getireyim size.

Ubna mutfağa geçtikten sonra Eza'da arkasından giderek kendisine yardım ederek mükellef bir sofra hazırladılar. Uzun bir süredir doğru düzgün yemek yemeyen üç genç adeta aç kurtlar gibi yemeklere saldırarak midelerini tıka basa doyurdular. Birkaç saatlik bir bekleyişin ardından nihayet beklenen adam Hilab'da eve gelmişti. Hilab ile Eza'nın dramatik karşılaşması da uzunca bir süre sürmüş ve ikili hasret gidermek için koyu bir sohbetin ardından asıl konuya gelebilmişlerdi.

Eza: Hilab amca buraya gelmemizin sebebi senden bir isteğimizdir.

Hilab: Buyur kızım ne demek, buradan gidince de sana söylemiştim. Burası artık senin de evin sayılır ve bizde seni ailemizden biri olarak görüyoruz. Ne istiyorsan açık açık söyleyebilirsin.

Eza: Ben ve arkadaşlarım bir iş arıyoruz. Düşündük ki senin her tarafa giden kervanların var. Bizde bu kervanların güvenliğini sağlayan kişiler arasına katılmak istiyoruz. Üçümüzün de silah eğitimi var. İstersen hemen Xa ve Poze burada bir dövüş yapabilirler. Sarı, Ayı hadi Hilab amcaya ne kadar iyi dövüştüğümüzü gösterin.

Hilab: Dur kızım dur, evin içinde olur mu öyle şey. Ben senin sözüne güveniyorum, biliyorum diyorsanız biliyorsunuzdur. Ancak bu iş pek aklıma yatmadı.

Gençlerin yüzü bu sözle bir anda düşmüş ve telaşa kapılmışlardı. Eza hafif boğuk ve kısık bir sesle, "Neden?" diye sordu.

Hilab: Kızım benim kervanlarım çok tehlikeli bölgelere gidiyorlar, oralarda saldırılar oluyor. Hatta bazı zamanlar ölenler bile oluyor. Sizi nasıl böyle bir tehlikeye atarım. Sana çok değer verdiğimi bilirsin, seni böyle bir tehlikenin içine atmak istemem. İş ihtiyacınız varsa burada size bir iş verebilirim.

Üç genç de bir yere bağlı kalarak çalışmak istemedikleri için bu teklif hoşlarına gitmemişti.

Eza: Amca biz öyle bir yerde devamlı kalmak istemiyoruz. Üçümüzde tehlikenin farkındayız ve bunu bilerek senin yanına geldik. Düşündük ki senin kervanlarında çalışırız, hem para kazanır hem de yeni yerler görmüş oluruz. Ancak istemiyorsan da anlayışla karşılar ve yolumuza devam ederiz.

Hilab: Dur hele kızım, bakıyorum da o eski tez canlılığından hiçbir şey kaybetmişsin. Ben sizi düşünerek böyle bir şey söylüyorum. Ancak çok istiyorsanız da problem değil. Sizi işe alabilirim.

Eza: Gerçekten mi?

Eza'nın gözleri bir anda parlamış ve içi huzurla dolmuştu. Bu cevap üç arkadaşı da oldukça sevindirmiştir.

Hilab: Tabi ki, ancak benimle çalışmanın da bazı şartları var. Çalışanlarım arasında ikilik çıkmaması için diğer Tikanalar (Tikana: Engema krallığında kervanı korumakla görevlendirilen kişilere verilen takma addır.) ile aynı şartlara sahip olacaksınız. Madem bu işi çok istiyorsunuz bunları bilmeniz gerekiyor.

Eza: Biz zaten özel bir şey istemiyoruz, sadece bizi kabul etmeniz yeterlidir.

Hilab: Peki o zaman.

Poze: Bu Tikanalara siz ne kadar ödeme yapıyorsunuz acaba?

Eza: Ayı iki dakika çeneni tutamıyorsun ha.

Poze'nin bu sözleri odada hafif gülüşmelere sebep olmuştu.

Hilab: Yeni başlayan acemilere her bir günlük yolculuk için bir gümüş para veriyoruz. Ancak usta olan ve kılıcı, bıçağı ve yayı iyi kullananlara her bir gün için beş gümüş veriyoruz. Kervanın büyüklüğüne göre kervandaki tikana sayısı değişmektedir. Bin kişilik orta büyüklükte bir kervanda yüz tane tikana bulunur. Yani her on kişi için bir tikana bulunduruyoruz. Sizde sanırım birlikte yolculuk yapmak istediğiniz için sizi devamlı bir kervanda olacak şekilde görevlendireceğim. Bu sayede birbirinizden ayrılmamış olursunuz. Yarın kervancıbaşının yanına gideriz. Orada sizin yeteneklerinize bakar, eğer gerçekten yetenekli gençlerseniz ki bundan şüphem yok, o zaman size günlük beş gümüş veririm. Yalnız tekrar diyorum siz yabancı değilsiniz, beş gümüş için hayatınızı riske atmayın, burada kalıp rahat bir işte çalışın.

Eza: Biz kararlıyız Hilab amca, bu işi yapacağız. Zaten amacımız sadece para kazanmak değil. Hem para kazanıp hem de güzel maceralara atılmak istiyoruz.

Hilab: Peki kızım siz bilirsiniz. Size yatacak yer ayarlayalım, uzun yolda gelmişsiniz yorulmuşsunuzdur. Güzelce dinlenin sabah erkenden kalkıp sizin işi hallederiz.

Eza: Dadasu nerde acaba göremedim kendisiniz.

Hilab: O dışarıda arkadaşlarıyla takılıyor, geç gelir. Sabah kalkınca görüşürsünüz.

Üç genç için yepyeni bir macera başlıyordu artık. Kim bilir bu uzun yollarda ne gibi durumlarla karşılaşacaklardı. Hayatlarını riske atmış olsalar dahi onlar için böyle bir macera paha biçilemez derece de keyifliydi. Kendileri için hazırlanan yataklara giren gençler gelecek hayalleri içerisinde derin ve rahat bir uykuya daldılar.


Yazar: Muhammed Çiftçi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder