7 Mayıs 2015 Perşembe

Eza Bölüm 10: Hayatın Gerçeği

Xa, Eza ve Poze gece yarısı şehrin dışında geniş düzlüğe çıkmışlar ve atlarını dörtnala sürerek şehirden uzaklaşmaya çalışıyorlardı. 

Xa: Deeehh Fırtına uzaklaştır bizi buradan. Poze! Senin dilini keseceğim. 

Poze: Dostum sakin ol bunu sonra konuşalım. 

Xa: Sana diline hakim olmanı söylememiş miydim, peşimize bizimkileri nasıl takmayı başardın acaba. Bittin sen oğlum bittin. Dua ette yakalanmayalım. 

Poze: Sarı bunu sonra konuşalım atını hızlı sürmeye bak geride kalıyorsun bak. 

Üç genç atlarını daha hızlı sürmeye çalışarak kendilerini takip edenlerden kurtulma gayretindeydiler. Yaklaşık bir saatlik bir takipten sonra nihayet arkalarından gelenlerden kurtulmuşlardı. Şehir arkalarında kaybolmuş ve iyice uzaklaşmayı başarmışlardı. 

Eza: Sağ tarafta ormanlık var oraya doğru sürün!

Üç genç ormanın içerisine girdikten sonra biraz daha içlere ilerledikten sonra nefes alabilecekleri bir yer bularak atlarından indiler. Xa iner inmez Poze’nin boğazına sarıldı. Öfkesinden dolayı kıp kırmızı kesilen Xa, sinirlerine hakim olamıyordu. 

Xa: Yine kime öttün ulan Ayı!
Poze: Dostum boğazımı bırakırsan anlatacağım. 

Eza: Sarı, çocuğu bırakta anlatsın. 

Xa, nihayet biraz sakinleşmiş ve ellerini Poze’nin boğazından çekerek bir ağacın dibine oturarak nefesini kontrol altına almaya çalıştı. 

Xa: Anlat hadi!

Poze: Belki birazcık kardeşime bahsetmiş olabilirim, dedi sessiz bir sesle. 

Eza: Hepimizi tehlikeye attığının farkında mısın?

Poze: Ben nerden bileyim Xa’nın babasına haber vereceklerini. Beni bilirsiniz gençler ben kimseye ihanet etmem. 

Xa: Evet ama diline de hakim olamazsın değil mi?

Eza: Neyse artık boş verin bunları, kurtulduk peşimize düşenlerden. 

Poze: Ben size bunun kötü bir fikir olduğunu söylemiştim zaten. 

Xa: Çeneni kapalı tutsaydın kimsenin ruhu duymadan şehirden çıkmış olacaktık. 

Poze: Bu koşuşturma beni çok acıktırdı bir şeyler yesek mi?

Xa: Ulan Ayı! Bu durumda bile mideni düşünüyorsun. 

Gençler arasındaki gerginlik sona ermiş ve Poze’nin bu sözlerinden sonra hafif gülüşmeler yaşanmıştı. Bu koşuşturma diğer ikisini de acıktırmıştı. Bu yüzden yanlarında getirdikleri eti pişirebilmek için ufak bir ateş yaktılar ve gelecekleriyle ilgili muhabbete başladılar. 

Poze: Eee, şimdi nereye gidiyoruz?

Eza: Bilmem aranızdan daha önce şehir dışına çıkan oldu mu?
İki gençte başını sağa sola sallayarak hayır işareti yaptılar. 

Eza: O zaman rastgele gideceğiz, kaderimiz bizi nereye götürürse oraya gidelim. Kuzey, doğu, batı, güney herhangi bir yöne gitmek isteyen var mı?

Poze: Bence batıya gidelim orada güzel yemekler yapıyorlarmış.

Xa: Sen yemekten başka bir şey düşünmez misin?

Poze: Tabi ki düşünürüm, güzel kızları da düşünürüm. 

Eza: Sen düşünürsün de onlar seni düşünür mü bilemem. 

Poze: Benim cazibeme dayanabilecek kız yok bu dünyada Kızıl, sen ne diyorsun. 

Xa: Haha, ne cazibe ama! Kızıl, sen hangi yöne gitmek istiyorsun?

Eza: Bilmem fark etmez benim için, macera olsun da neresi olursa olsun. 

Xa: Peki o zaman Ayı’nın dediği olsun. Batıya doğru gidelim. Karnımızı doyurduktan sonra yola koyulalım, sabah olmadan olabildiğince uzaklaşalım şehirden, peşimizden geliyor olabilirler. 

Etleri mideye indirdikten sonra üç arkadaş atlarına atlayarak batıya doğru yol almaya başladılar. Hava karanlık olduğu için ay ışığının yollarını aydınlatmasıyla yol alabiliyorlardı. Bu yüzden de yavaş ilerlemek zorundaydılar. Xa, kırmızı renkli toynakları beyaz bir atla yolculuk ediyordu. Poze, alnı beyaz fakat geri kalan kısmı siyah bir atla yolculuk ediyordu. Eza ise tamamen bembeyaz bir atla onlara eşlik ediyordu. Hayatın kendilerine koyduğu kurallara karşı çıkan ve bunu kabul etmeyen bu üç genç ileride nelerle karşılaşacaklarını bilmeden yolculuklarına başlamışlardı. Bu uzun macerada tek dayanak noktaları yine birbirleriydi. İleride her ne olursa olsun birbirlerine güvenmeli ve asla ayrılmamalıydılar. Hayat onları bazen güldürecek, bazen sevindirecek, bazen de üzecekti. Yine de bu üç sıkı arkadaş birbirlerine sahip oldukları için şanslı sayılabilirlerdi. Eza gibi tek başına yolculuk yapmaktansa arkadaşlarınla kardeş gibi sevdiğin birileriyle yolculuk yapmak her zaman daha iyiydi. Bu yolculuk üçünün de yaşamlarında derin izler bırakacaktı. Önemli olan bu izleri gururla taşıyabilmekti. 

Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamış ve atlar iyice yorulmuştu. Üç gençte acıkmış ve yorgun düşmüşlerdi. Birilerinin kendilerini takip etmeleri artık imkansız gibi bir şeydi. Bu yüzden dinlenmek için bir yer arıyorlardı. Ancak etrafta hiç ormanlık alan yoktu. Önlerinde sadece dümdüz uzanan uzun bir alan vardı. Güneşin etkisi kendisini hissettirmeden biraz dinlenip hızlıca bu bölgeden uzaklaşmaları gerekiyordu. Eza ve arkadaşları kahvaltı için bir şeyler atıştırdıktan sonra yarım saat kadar dinlenip tekrar yola koyuldular. Atların yorgunluğu arttıkça huysuzlanmaya başlıyorlardı. Bu yüzden bir anca güzel bir gölgelik bulup onları sulamalı ve yollarına öyle devam etmeliydiler. İki saat kadar daha ilerledikten sonra her ne kadar aradıkları şey olmasa da bir kervansaray görmüşlerdi. Buraya girmek kendileri için tehlikeli olabilirdi fakat bundan başka çareleri de yoktu. Atları kervansarayın avlusuna doğru sürerek içeri girdiler. 

Burası Angmar şehrine yolculuk edenlerin uğrak mekanlarından birisiydi. Krallık tarafından yapılmış ve kervanlar ile yolculara hizmet etmesi için tasarlanmıştı. Geniş bir avlusu vardı. Bu avluda atlar için uygun bölümler ve beslenmeleri için yerler yapılmıştı. Kervansaray ise baya eski bir yapıya benziyordu. Uzun yıllardır insanlara hizmet veren bu yapı pek bakım görmemişti belli ki. Tamamen taştan yapılmış tahta pencerelerden oluşan iki katlı bir yerdi. Bacasından içeride yemek pişen ocakların dumanı tütüyordu. Binanın girişi avlunun tam orta yerindeydi ve büyükçe bir tahta kapıya sahipti. Xa ve Eza biraz tedirgin görünseler de Poze için aynı şeyler söylenemezdi. Heyecanlı bir şekilde tahta kapıyı gıcırdatarak açtılar ve içeriye girdiler. İçerisi nem çekmiş ahşap kokusu, yarı pişmiş etlerin kokusu ve içerideki insanların aromatik kokularının birleşimiyle fantastik bir kokuya sahipti. İnsanın burnunun böyle bir kokuya alışması hiçte kolay değildi. İnsanlar gruplar halinde masalara oturmuş bir yandan kahkahalar atıyor bir yandan da ağızlarına bir şeyler tıkıyorlardı. Böyle bir yabaniliğin ortasında birde müzik çalıyordu. Ortalıkta sağa sola koşuşan görevlilerin müzikle bir ahenk içerisinde kahkaha atan insanların arasında üç genç boş bir masa bularak oturdular. Bu durum Eza’nın biraz midesini bulandırmıştı. Böyle bir ortama ilk defa giren kızıl saçlı şaşkınlığını gizleyemiyordu. Etrafında ki insanları izliyor ve nasıl bu kadar rahat edebildiklerine şaşıyordu. Aynı şekilde arkadaşı Poze’ye de şaşırmaktan kendisini alamıyordu. Poze sanki lüks bir lokantadaymış gibi hiç rahatsız olmamış ve çalışanlardan birisine sipariş vermekle meşgul olmaya başlamıştı bile. Xa ise biraz daha sessiz sanki hala dün gecenin şoku içerisindeymiş gibiydi. 

Poze: Çocuklar siz bir şey yiyor musunuz?

Xa: Ben varsa bir bardak su alayım. 

Eza ise bir şey istemediğini ifade edercesine başını sallayarak ters ters Poze’ye baktı. 

Poze: Siz bilirsiniz. O zaman bana bir kuzu bacağı birde büyük bir bardak şerbet getir. 

Xa: Yuh! Bir kuzu bacağını tek başına mı yiyeceksin?

Poze: Ne yapayım Sarı, yolculuk beni heyecanlandırıyor bu yüzden de karnım acıkıyor. 

Xa: Sen o kuzunun tamamını da yesen yine doymazsın Ayı! 

Poze: Güçlü olmamız lazım dostum, ileride nelerle karşılaşacağımız belli değil. 

Eza: Hadi çabuk ye de kalkalım, biraz daha kalırsam kusacağım buraya. 

Xa: Kızıl haklı burada fazla kalamayız, şehre çok yakınız tanıdık birileri geçebilir. 

Poze: Merak etmeyin yemek gelsin de hemen yerim kalkarız. Sarı! Arkadaki senin amcanın oğlu değil mi?

Bu söz Xa’nın buz kesilmesine neden olmuştu. Telaşla arkasını dönerek Poze’nin gösterdiği adama bakmaya çalıştı. Ancak bu sulu bir şakadan fazlası değildi. Anlaşılan o ki Poze bu ikisinin biraz gevşemesi gerektiğini düşünüyordu. 

Xa: Lan oğlum sırası mı şimdi şakanın. Aha geldi bak kuzu bacağın hadi tıkın da gidelim. 

Poze: Ooohh, emin misiniz yememeye. Nefis görünüyor, sonra demedi demeyin. 

Eza: Afiyet olsun sana, kim bilir ne bacağıdır o.

Poze: Neyse ne artık mideme girsin de. 

Poze yaklaşık yarım saatte tam bir kuzu bacağını mideye indirmeyi başarmıştı. Arkasından da koca bir bardak şerbeti kafaya dikti ve uzunca geğirerek hazır olduğunu belli etti. Üç genç ücreti ödedikten sonra kervansarayın kapısından çıkarak avluya girdiler. Tam atlarına doğru yönelirken arkalarından gelen sesle irkildiler. Arkalarını döndüklerinde ise üç tane iri yarı adamın kendilerine baktıklarını gördüler. Pislik içinde yüzen bu adamları gördüklerinde bir an ürkerek geriye doğru iki adım attılar. Belli ki bunların niyeti iyi değildi, tiplerinden de zaten belli oluyordu. 

- Gençleeerr! Hayırdı bu ne acele?

Xa kısık bir sesle arkadaşlarına “Bunları tanıyanınız var mı?” dedi. Arkadaşlarından hayır cevabını alınca bir adım öne çıkarak cevap verdi. 

Xa: Siz kimsiniz?

- Biz mi? Biz hiç kimseyiz, sadece biraz eğlenmek istiyoruz. 

Xa: Ne eğlenmesi?

- Gördüğümüz kadarıyla zengin aile çocuğusunuz belki bize de bir faydanız dokunur ha ne dersiniz?

Xa: Bela istemiyoruz, lütfen bize bulaşmayın bizde size bulaşmayalım. 

Grubun lideri olan uzun saçlı yüzünde yara izleri olan ve belinde kocaman bir kılıç taşıyan adam büyük bir kahkaha patlattı. 

- Dostum sadece eğlenmek istiyoruz bize biraz altın verin ve bu genç kızla biraz eğlenelim. Sonra istediğiniz yere gidebilirsiniz. 

Bu sözler Eza’nın tepesini attırmıştı. Sırtında taşıdığı yayını çıkarmasıyla nişan alması bir oldu. 

Eza: Bir daha söyle de o dilini boğazına sokayım!

- Heyy heyy sakin ol güzelim. Bu kadar agresif olmana gerek yok. 

Xa: Eza, sakin ol başımıza bela almak istemeyiz. 

Poze: Heyy adamım erkekseniz bana gelin üçünüzü tek yumruğumla yere sererim. Kızlara mı gücünüz yetiyor, pislik çuvalları. 

Xa: Ayı, Eza! İkinizde sakin olun ben halledeceğim olayı. Heyy, hadi işinize bakın bizde işimize bakalım. 

- Sen bizi ufak bir kızdan korkacak mı sandın? O kız daha yayı nasıl kullanacağını bile bilmiyordur, hadi çabuk olun dediklerimizi yaparsanız buradan sağ çıkabilirsiniz. 

Xa: Aahh, hadi ama. Bunu siz istediniz. 

Xa, kemerinin sağ tarafına taktığı bıçaklardan birisini tuttuğu gibi ortadaki adama fırlattı. Argan’dan aldığı bıçak eğitimleri sonrasında bu işte tam olarak ustalaşmıştı. Adam bıçağın geldiğini dahi görmeden bıçak tam alnının ortasına saplanmıştı bile. Bunu gören diğer iki adam hemen kılıçlarına davranmaya çalıştılar fakat artık çok geçti. Eza yayında duran okunu gerdirerek kendisine doğru gelen adamın boğazına saplamıştı. Poze ise kılıcını çekerek diğer taraftan gelen üçüncü kişiyi iki darbede yere yıkmayı başarmış ve kılıcını adamın kalbine saplamıştı. 

Poze: Ooohh, dostum biz ne yaptık böyle!

Xa. Çabuk atlara atlayın hemen. 

Üç genç atlarına atladıkları gibi avludan çıkmış ve bu nalet yerden uzaklaşmışlardı. Yolculuklarının ilk gününde böyle bir olay yaşamaları onlara dışarıdaki hayatın hiçte sandıkları gibi olmayacağını gösterdi. Dışarıda yaşanan hayat acımasızdı ve kötülüklerle doluydu. Bu kötülüklere karşı mücadele edebilmeleri için onlarında acımasız olması gerekiyordu. Hayatta kalmanın tek yolu buydu. Birbirlerine sıkıca bağlanarak asla kopmamalı ve önlerine her ne engel çıkarsa çıksın bunları aşmalıydılar…


Yazar: Muhammed Çiftçi

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Lütfen okuduktan sonra bölümle ilgili görüşlerinizi yorum olarak belirtin ve eğer bölümü beğendiyseniz lütfen arkadaşlarınızla paylaşın. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder