Muhteşem Eridu şehri kollarını
açmış yeni misafirini bekliyordu sanki. Yüksek duvarlar ardında gizlenen, gece
evlerden süzülen ışığın göğü aydınlattığı bu şehir bu gece bir başka güzeldi.
Geniş bir düzlükte kurulan Eridu’da çok fazla nüfus yoktu fakat şehrin görkemi
ve tarihi çok eskilere dayanıyor. Bir zamanlar kralların şehri olan Eridu geçen
zamanla birlikte yaşlandı ve o eski heybetini yitirdi. Yüce kral Enki
tarafından inşa edilmişti ve yüzyıllar boyunca krallara ev sahipliği yapmıştı.
Şimdilerde ise yüksek surlar arkasında gizlenen nazlı bir ceylan gibiydi.
Şehrin etrafı tamamen aşılmaz surlarla çevriliydi. Şehre üç devasa kapıdan
giriş çıkış sağlanıyordu. Eridu şu anda Angmar krallığına aitti.
Kapının önünde başka yerlerden gelen
tüccarlar, gezginler vardı ve hepsi içeri girmeye çalışıyordu. Kapıda beş adet
asker bulunuyordu ayrıca duvarların üstünde de dolaşan nöbetçiler vardı.
İnsanlar şehre girmeden önce sorgulanıyor ve bu şekilde içeri alınıyordu. Bunu
gören Eza’nın içine bir anda korku düştü, ya içeri kabul edilmezse? Bu kadar
yolu çektikten sonra içeri alınmayacağı korkusuyla ne yapacağını şaşırmıştı.
Günlerdir yürümenin verdiği yorgunluk bir yana üstünde ki bu ağır yükün altında
bu narin beden daha fazla dayanamadı ve olduğu yere yığılıp kaldı kızıl saçlı…
Tak tak tak;
Hilab: Oğlum çabuk annene haber et misafirimiz var.
Ubna: Hayırdır Hilab, bu kız da kim?
Hilab: Sonra anlatırım, acil su getir bana.
Ubna koşarak biraz temiz su getirdi.
Yatağa yatırdıkları kızın kim olduğunu bilmeden etrafında dört dönerler. Kızın
yüzünü serin suyla yıkarlar ve kendine gelmesi için su içirmeye çalışırlar
fakat kızıl saçlı kız bir türlü uyanmaz.
-
Hanım biraz temiz giysi getir, bu üstündekiler
harap olmuş yenileriyle değiştir bunları ben diğer odaya geçiyorum.
Ubna büyük kızının küçükken
giydiği giysilerden birkaç parça bularak getirdi ve Eza’ya yavaşça giydirdi.
Kızın yüzünü güzelce silerek yüzündeki lekelerden arındırdı. Şimdi karı koca ve
oğulları beklemeye geçmişti.
Hava neredeyse aydınlanmak
üzereydi. Hilab, Eza’nın yattığı yatağın yanında uyuya kalmış, Ubna ise sabah
için kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Yavaşça gözlerini aralayan küçük kız
kendine gelmeye çalışıyordu. Başına neler geldi, içeri nasıl alındı, bu adam da
kimdi derken aklında yine onlarca soru birikti. Yavaşça kıpırdanarak yatakta
doğrulmaya çalıştı fakat aşırı derece de su kaybına uğramıştı ve açlıktan
takati kalmamıştı. Yandaki masanın üstünde bulunan testiye uzanmak istiyordu
fakat çok acı çekiyordu. Kendini hiç bu kadar aciz hissetmemişti. Çıkan seslere
uzanan Hilab kızın uyandığını görünce yerinden fırlayarak hemen suyu ona
uzattı. Eza sanki doğduğundan beri hiç su içmemiş gibi kana kana içti suyunu.
Testide neredeyse hiç su bırakmayana kadar durmadı. Bir an nefesi kesilecek
gibi olsa da bu su ona ilaç gibi gelmişti. Suyunu içtikten sonra ise büyük bir
merakla karşısında duran Hilab’a baktı.
-
Adın ne kızım?
-
Eza.
-
Ben de Hilab. Şehrin kapısında bayıldığını
görünce seni alıp buraya getirdim.
-
Beni şehre nasıl kabul ettiler?
-
Hmmm, Kızım olduğunu söyledim. Biliyorum aklında
çok soru var, aynı şekilde benimde. Hadi gel kahvaltı hazır olmuştur. Karnını
doyur, bir banyo yap sonra konuşuruz.
Evin salonuna geçtiklerinde ise
Eza şaşkınlığını gizleyemeden ufak bir çığlık attı. Ev bir saray gibiydi.
Hayatında hiç bu kadar görkemli ve büyük bir ev görmemişti. Salon dairesel bir
tasarıma sahip ve üst tavanı kubbe şeklinde yukarı doğru çıkıyordu. Tam beş
farklı odaya açılan kapılar belli aralıklarla sıralanmıştı. Duvarlarda ki
resimler ve el işi oymalar göz kamaştırıyordu. Eza’nın bulunduğu yerin sol
tarafında 10 sandalyeli bir dikdörtgen ahşap masa vardı. Sandalyelerin üstü
deriyle kaplanmıştı. Tam karşısında ki duvarda büyük bir aslan postu asılıydı.
Eza bir an kendini kralın sarayında sanmıştı. Şaşkınlığı gözlerinden
okunuyordu.
Ubna: Aaah demek uyanabildin. Bütün gece çok korkuttun bizi küçüğüm.
Hadi geç otur karnını doyur.
Kahvaltı da yok yoktu. Adını dahi
bilmediği bir sürü yiyecek ile donatılmıştı. Ne yapacağını nasıl yiyeceğini
bilemeden utangaç gözlerle etrafa bakınıyordu. Karnı o kadar açtı ki bir aslan
gibi saldırıp ne var ne yok mideye indirmek istiyordu. Hilab’ın uyarısıyla
kendine gelen Eza açlığına daha fazla dayanamayarak yiyeceklere saldırdı.
Birinci kalite peynir, hurma, süt, yumurta ve daha adını bilmediği bir o kadar
yiyeceği arka arkaya ağzına sıkıştırıyordu. Midesine bir bayram yaşatıyordu
adeta. Günlerdir kuru ekmek ve küflü peynirden başka bir şey yememişti. Tavşan
eti dahi vardı bu menüde. Hepsinden yiyebildiği kadar yiyen Eza karnını
doyurduktan sonra kendisini izleyen bakışları görünce bir anda boynunu önüne
eğdi.
Hilab: Utanmana gerek yok kızım, kim bilir ne kadar süredir açsın.
Rahatına bak sen.
Ubna bir kahkaha patlatarak Eza’nın yanına gitti ve yanaklarından
öptü.
Ubna: Uzun zamandır bu kadar samimi yemek yiyen bir kız
görmemiştik, değil mi Hilab?
Hilab: Ve bu kadar güzelini.
Ubna: Karnını doyurduktan sonra sana güzel bir banyo hazırladım.
Güzelce temizlen ve hazırladığım giysileri giyersin sonra da konuşuruz olur mu?
Eza: Teşekkür ederim efendim.
Eza sanki yıllardır hayalini
kurduğu hayata kavuşmuştu. İki tane
melek gibi insanla karşılaşmıştı. Bir an bunların bir rüya olduğunu düşündü
fakat değildi tamamı gerçekti bunların. Eza kahvaltısını yapıp banyo yapmaya
geçerken aklında hep cevapsız sorular vardı. Bu aile neden bu kadar iyi, daha
ne kadar burada kalabilirdi? Ayrıca en büyük problem ise Eridu’da fazla
kalamayacak olması gerçeği. Zira eski köyünden buraya devamlı ziyaretçiler
geliyor ve onlardan birisiyle karşılaşması durumu felakete sebep olabilirdi. O
yüzden bundan sonra ki adımı ne olabilirdi? En çok bu soruya kafa yoruyordu.
Bundan sonra ne yapacağıyla ilgili derin düşünceler arasında sıcak suyun
bedeninde akıp gitmesini izliyordu…
Eza’nın
bir sonra ki bölümünde görüşmek dileğiyle, Hoşçakalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder